Kanser, hücrelerin anormal şekilde kontrolsüz çoğalması ve çevre dokulara yayılmasıyla oluşan ciddi bir hastalıktır. Genetik mutasyonlar sonucu ortaya çıkar ve tedavi edilmezse metastaz yaparak hayati organları etkileyebilir. Erken teşhis, tedavi başarısını artırır.

Kanser belirtileri genellikle tümörün türüne ve bulunduğu organa göre farklılık gösterir. Yaygın semptomlar arasında açıklanamayan kilo kaybı, sürekli yorgunluk, kitle oluşumu, kanamalar ve uzun süren öksürük yer alır. Belirtiler ihmal edilmeden değerlendirilmelidir.

Kanser nedenleri arasında genetik yatkınlık, sigara ve alkol kullanımı, radyasyon, bazı enfeksiyonlar ve çevresel toksinler bulunur. Ayrıca sağlıksız beslenme, obezite ve fiziksel hareketsizlik de riski artıran faktörlerdendir. Korunma, risk faktörlerinin azaltılmasıyla mümkündür.

Tanı sürecinde görüntüleme yöntemleri, laboratuvar testleri ve biyopsi gibi yöntemler kullanılır. Kanserin evresi ve tipi belirlendikten sonra cerrahi, kemoterapi, radyoterapi veya immünoterapi gibi tedavi seçenekleri uygulanabilir. Kişiye özel tedavi planları önemlidir.

Kanser Nedir ve Hücresel Düzeyde Nasıl Gelişir?

Kanseri anlamak için önce sağlıklı bir vücudun işleyişine bakmak gerekir. Vücudumuzdaki düzen, hücrelerin “apoptoz” adını verdiğimiz programlı hücre ölümü ile sağlanır. Yani yaşlanan veya işlevini yitiren her hücre, yerini yenisine bırakmak için sessizce sahneden çekilir. Kanser, biyolojik olarak bu ölüm emrine direnme hastalığıdır. Genetik materyalde meydana gelen hasarlar, hücrenin fren mekanizmasını bozar. Freni patlamış bir araba gibi yokuş aşağı hızla giden bu hücreler, durmaksızın bölünmeye başlar.

Bu süreç bir gecede gerçekleşmez. Yıllar süren bir birikimin sonucudur. İlk aşamada tek bir hücrede başlayan bu genetik bozulma, o hücrenin kopyalarına da aktarılır. Zamanla bu hatalı hücre topluluğu, kendi beslenme ağını kuracak kadar organize bir yapıya dönüşür. Kanser dokusu, vücudu kandırarak kendisine oksijen ve besin taşıyacak yeni damar yolları inşa ettirir. Bu duruma “anjiyogenez” diyoruz. Bizim uyguladığımız modern girişimsel tedavilerin birçoğu, kanserin işte bu lojistik desteğini kesmek üzerine kuruludur.

Kanserli Hücre ile Normal Hücre Arasındaki Farklar Nelerdir?

Bir kanser hücresini mikroskop altında incelediğimizde veya davranışlarına baktığımızda, onun normal bir vücut hücresinden ne kadar farklılaştığını ve adeta hayatta kalmaya odaklı bencil bir organizmaya dönüştüğünü görürüz. Bu farkları anlamak, tedavilerin neden bazı hastalarda çok başarılı olduğunu, bazılarında ise zorlandığını anlamamıza yardımcı olur. Normal hücreler sosyal varlıklardır; yanındaki hücreye değdiğinde durur, sırasını bekler. Kanser hücresi ise antisosyaldir; kimseyi dinlemez, diğerlerinin üzerine basarak büyür.

Kanser hücrelerini sağlıklı hücrelerden ayıran temel özellikler şunlardır:

  • Kontrolsüz büyüme yeteneği
  • Ölümsüzlük
  • Kendi büyüme sinyalini üretme
  • Sinyallere duyarsızlık
  • Metastaz yapabilme
  • Yapısal düzensizlik
  • Farklı enerji metabolizması
  • Yeni damar oluşturma yeteneği

Bu listedeki “farklı enerji metabolizması” maddesi oldukça ilginçtir. Kanser hücreleri, normal hücrelere göre çok daha fazla şeker (glikoz) tüketirler. Hatta normalden yaklaşık 100 kat daha fazla şekere ihtiyaç duyarlar. İşte bu açgözlülük, PET-BT gibi görüntüleme yöntemlerinde kanserli dokuların neden parıl parıl parladığının cevabıdır; çünkü verdiğimiz işaretli şekeri hemen bünyelerine alırlar.

Kanseri Tetikleyen Nedenler ve Risk Faktörleri Nelerdir?

Hastalarım sıkça “Neden ben?” veya “Neden bu hastalık bizi buldu?” diye sorarlar. Bu sorunun cevabı ne yazık ki tek bir nedene bağlı değildir. Kanser, genetik mirasımız ile yaşam tarzımızın ve çevresel maruziyetlerimizin talihsiz bir kesişimidir. Vakaların küçük bir kısmı, anne veya babadan geçen hatalı genler (örneğin BRCA mutasyonları) nedeniyle oluşur. Bu kişilerde hücrelerin tamir mekanizması doğuştan zayıftır. Ancak kanserlerin çok büyük bir çoğunluğu, sonradan edinilen hasarların birikimiyle ortaya çıkar.

Kansere zemin hazırlayan ve bilimsel olarak kanıtlanmış risk faktörleri şunlardır:

  • Tütün kullanımı
  • Alkol tüketimi
  • Obezite
  • Hareketsiz yaşam
  • Dengesiz beslenme
  • Ultraviyole ışınları
  • Radyasyon maruziyeti
  • Endüstriyel kimyasallar
  • Hava kirliliği
  • Kronik enfeksiyonlar
  • Hormonal dengesizlikler
  • İleri yaş
  • Aile öyküsü
  • Bağışıklık sistemi sorunları

Burada özellikle sigara ve obezite üzerinde durmak gerekir. Tütün kullanımı sadece akciğer değil mesaneden gırtlağa kadar vücudun her yerinde hücre yapısını bozar. Obezite ise vücutta sürekli bir yangı (inflamasyon) hali yaratarak hücrelerin mutasyona uğramasını kolaylaştırır. Yaşlandıkça kanser riskinin artması da vücudun tamir mekanizmalarının zamanla yorulması ve hataları gözden kaçırmaya başlamasıyla ilgilidir.

Vücut Hangi Belirtiler ile Kanser Uyarısı Verir?

Kanser sinsi bir hastalıktır, ancak vücut çoğu zaman bize bir şeylerin ters gittiğine dair sinyaller gönderir. Önemli olan bu sinyalleri “yorgunluktandır”, “üşütmüşümdür” diyerek geçiştirmemektir. Belirtiler tümörün yerleştiği yere ve büyüklüğüne göre değişse de bazı genel değişimler uyarıcı olmalıdır. Erken evrede yakalanan sinyaller, tedavinin başarısını dramatik şekilde artırır.

Dikkat edilmesi gereken genel belirtiler şunlardır:

  • Hızlı kilo kaybı
  • Aşırı halsizlik
  • Gece terlemeleri
  • Düşmeyen ateş
  • Açıklanamayan ağrılar
  • İştah kaybı

Bunlar vücudun genel alarm durumudur. Bir de kanserin yerleştiği organa özgü, daha lokal belirtiler vardır. Örneğin iyileşmeyen bir ağız yarası, ciltteki bir benin şekil veya renk değiştirmesi, idrar veya dışkılama alışkanlıklarında ani değişimler, inatçı öksürük veya ses kısıklığı, ele gelen kitleler ve şişlikler, vücudun bize “buraya bak” deme şeklidir. Özellikle menopoz sonrası kanamalar veya dışkıda kan görülmesi gibi durumlar vakit kaybetmeden hekime başvurulmasını gerektiren kırmızı alarmlardır.

Tanı Sürecinde Girişimsel Yöntemler ve Biyopsi Neden Önemlidir?

Bir kitle şüphesiyle hekime başvurduğunuzda süreç genellikle ultrason, tomografi (BT) veya MR gibi görüntüleme yöntemleriyle başlar. Bu cihazlar bize vücudun iç haritasını çıkarır, kitlenin nerede olduğunu ve boyutunu gösterir. Ancak çok kritik bir gerçek vardır: Görüntüleme yöntemleri bize sadece orada bir “lezyon” olduğunu söyler, ama onun adını koyamaz. Gördüğümüz şey bir enfeksiyon mu, iyi huylu bir nodül mü, yoksa saldırgan bir kanser mi? Bunu anlamanın tek ve kesin yolu, o dokudan parça alıp mikroskop altında incelemektir. İşte bu işleme “biyopsi” diyoruz.

Geçmişte biyopsi için de hastaların ameliyathaneye girmesi, kesi yapılması gerekirdi. Bugün ise “Girişimsel Radyoloji” sayesinde bu süreç tamamen değişti. Bizler, görüntüleme cihazlarını kılavuz olarak kullanarak, vücutta herhangi bir kesi yapmadan, sadece iğne deliklerinden girerek şüpheli dokuya ulaşıyoruz. Bu yöntem hastalarımız için büyük bir konfor ve güvenlik sağlıyor. Tanı olmadan tedavi planlanamaz; çünkü kanser tek bir hastalık değildir. Aynı organda çıkan kanserin bile onlarca farklı alt türü olabilir ve her birinin ilacı, tedavisi farklıdır. Biyopsi bize bu yol haritasını çizen pusuladır.

İnce İğne ve Kalın İğne Biyopsisi Arasındaki Farklar Nelerdir?

Biyopsi dendiğinde hastalarımın en çok çekindiği konu “canım yanacak mı?” veya “bıçak değecek mi?” korkusudur. Girişimsel radyolojide uyguladığımız biyopsilerde bıçak veya neşter kullanılmaz. İşlemler lokal anestezi altında, yani sadece o bölge uyuşturularak yapılır ve hasta işlem sırasında uyanıktır ama ağrı duymaz. İki temel biyopsi yöntemimiz vardır ve hangisinin kullanılacağına kitlenin yerine ve türüne göre karar veririz.

Bu yöntemler şunlardır:

  • İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi
  • Tru-Cut (Kalın İğne) Biyopsisi

İnce iğne biyopsisi, adından da anlaşılacağı gibi, kan aldırdığınız iğnelerden bile daha ince uçlarla yapılır. Genellikle tiroid nodüllerinde veya yüzeyel lenf bezlerinde tercih ederiz. İğne ile kitlenin içine girip vakum yaparak hücreleri çekeriz. Çok nazik bir işlemdir, kanama riski yok denecek kadar azdır.

Ancak günümüz onkolojisinde asıl altın standart, “Tru-Cut” veya “Core” biyopsi dediğimiz kalın iğne biyopsisidir. Meme, karaciğer, akciğer, böbrek, prostat gibi organlardaki kitlelerde bunu kullanırız. Özel bir tabanca mekanizmasına sahip bu iğneler, dokunun içinden milimetrik kalınlıkta ip gibi bir parça (doku şeridi) alır. Neden buna ihtiyaç duyarız? Çünkü sadece hücreleri görmek yetmez; dokunun mimarisini, hücrelerin dizilişini ve tümörün genetik profilini anlamamız gerekir. Akıllı ilaçların veya immünoterapinin işe yarayıp yaramayacağını belirleyen genetik testler, ancak bu kalın iğne ile alınan doku parçalarında yapılabilir. %95’in üzerinde doğruluk oranına sahiptir ve teşhisin en güvenli yoludur.

Girişimsel Radyoloji Kanser Tedavisinde Neler Yapar?

Tanı aşamasını geçtikten sonra, tedavi kısmında da girişimsel radyoloji artık cerrahiye ve onkolojiye güçlü bir partner olmuştur. Bizim branşımızı “tıbbın teknolojik yüzü” olarak tanımlayabiliriz. Yaptığımız işin özü; büyük ameliyat kesileri açmadan, hastayı derin narkozla uyutmadan, görüntüleme cihazlarının (ultrason, anjiyo, tomografi) rehberliğinde vücudun en derin noktalarındaki tümörlere ulaşmak ve onları yok etmektir.

Bu “minimal invaziv” yaklaşımın hastalara sunduğu avantajlar çok belirgindir. Öncelikle iyileşme süresi çok kısadır. Açık ameliyatlarda hastalar günlerce hastanede yatarken, bizim işlemlerimizde genellikle sabah gelip akşam evlerine dönebilirler. Enfeksiyon riski minimumdur. Ayrıca kanser hastaları genellikle yaşlı veya ek hastalıkları (kalp, şeker, tansiyon) olan bireylerdir. Bu hastalar için genel anestezi almak büyük bir risk olabilir. Girişimsel işlemlerin çoğu lokal anestezi ve hafif sedasyonla (sakinleştirici) yapıldığı için bu riski ortadan kaldırır. “Kesi yok, dikiş yok, uzun yatış yok” felsefesiyle, kanseri hedef alırken hastanın yaşam kalitesini korumayı amaçlarız.

Tümörü Ameliyatsız Yakarak veya Dondurarak Yok Etmek Mümkün müdür?

Evet, mümkündür ve bu yöntemler günümüzde standart tedaviler arasına girmiştir. Tıbbi dilde “Perkütan Ablasyon” olarak adlandırdığımız bu grupta, tümörü fiziksel yöntemlerle yerinde tahrip ediyoruz. Cerrahiye uygun olmayan veya ameliyat olmak istemeyen hastalarda, özellikle karaciğer, böbrek, akciğer ve kemik tümörlerinde çok başarılı sonuçlar alıyoruz.

Uygulanan başlıca ablasyon yöntemleri şunlardır:

  • Radyofrekans Ablasyon
  • Mikrodalga Ablasyon
  • Kriyoablasyon
  • NanoKnife

Radyofrekans (RFA) ve Mikrodalga (MWA) yöntemleri, “ısıtarak yok etme” prensibiyle çalışır. Tomografi veya ultrason eşliğinde tümörün tam göbeğine özel bir iğne yerleştiririz. Bu iğnenin ucundan gönderilen enerji, tümör dokusunu moleküler düzeyde titreştirerek yüksek bir ısı (60-100 derece arası) açığa çıkarır. Bu ısı, tümör hücrelerini pişirerek anında öldürür. İşlem sırasında çevre dokulara zarar vermemek için milimetrik hesaplamalar yaparız. Mikrodalga ablasyon, daha büyük tümörlerde daha hızlı ve güçlü bir etki sağlar.

Kriyoablasyon ise tam tersi bir mantıkla çalışır; tümörü dondurarak öldürürüz. İğnenin içinden geçen gazlar sayesinde tümör dokusu eksi 80 derecelere kadar soğutulur. Bu sırada ekranda tümörü içine hapseden bir “buz topu” (ice-ball) oluştuğunu izleriz. Bu yöntem özellikle böbrek kanserlerinde cerrahiyle eşdeğer başarı sağlar ve işlem sonrası ağrı çok daha azdır.

Bir de “NanoKnife” dediğimiz, ısı kullanmayan özel bir teknoloji vardır. Bu yöntemde tümöre yüksek voltajlı elektrik akımları vererek hücre zarlarında kalıcı delikler açarız. Elektrik akımı sadece kanser hücresini etkiler; damar, sinir veya safra kanalı gibi kritik yapılara zarar vermez. Bu yüzden “dokunulamaz” denilen pankreas tümörlerinde veya çok riskli yerleşimli karaciğer tümörlerinde hayat kurtarıcı bir seçenek olabilir.

Damar İçinden Atom Tedavisi ve Kemoterapi Nasıl Uygulanır?

Kanser dokusu, normal dokudan çok daha fazla besine ihtiyaç duyar ve bunun için atardamarlardan (arterlerden) beslenir. Biz bu zayıf noktayı kullanarak tümörü “içeriden” vurabiliyoruz. Kasıktaki atardamardan girip, saç teli inceliğinde kateterlerle karaciğerin içine, doğrudan tümörü besleyen damarın kapısına kadar ilerliyoruz. Bu işlemler anjiyografi ünitesinde yapılır ve “Transarteriyel Tedaviler” olarak adlandırılır.

Bu yöntemlerin çeşitleri şunlardır:

  • Kemoembolizasyon
  • Radyoembolizasyon

Kemoembolizasyon (TAKE) işleminde, yüksek dozda kemoterapi ilacını doğrudan tümörün damarına zerk ediyoruz. İlaçla birlikte damarı tıkayan mikro parçacıklar da veriyoruz. Böylece tümör hem ilaç bombardımanına tutuluyor hem de besin kaynağı kesilip aç bırakılıyor. İlacı damardan tüm vücuda vermek yerine sadece tümöre verdiğimiz için, saç dökülmesi veya şiddetli bulantı gibi yan etkiler çok daha az görülüyor.

Radyoembolizasyon (TARE) veya halk arasındaki adıyla “Atom Tedavisi” ise çok daha sofistike bir yöntemdir. Üzerinde radyoaktif madde (Yttrium-90) taşıyan milyonlarca mikroskobik küre, yine anjiyo yöntemiyle tümör damarına enjekte edilir. Bu “akıllı boncuklar” tümörün içine yerleşir ve içeriden radyasyon yayarak tümörü yakar. Dışarıdan verilen ışın tedavilerinde (radyoterapi) sağlıklı dokuyu korumak için doz sınırlaması varken, bu yöntemde tümör yatağına çok yüksek ve öldürücü dozlar verebiliriz. Etki alanı milimetrik olduğu için sağlam karaciğer dokusu zarar görmez. Özellikle karaciğerin kendi kanserlerinde ve başka organlardan karaciğere sıçramış metastazlarda çok etkili bir silahtır.

Kanser Hastasının Konforunu Artıran Destek Tedaviler Nelerdir?

Girişimsel radyoloji sadece tümörü yok etmekle kalmaz, aynı zamanda hastanın tedavi sürecindeki zorluklarını hafifletmek için de devreye girer. Kanser tedavisi uzun soluklu bir maratondur ve bu süreçte hastanın yaşam kalitesini yüksek tutmak, moral ve fiziksel direnç açısından çok önemlidir.

Sıklıkla uyguladığımız destekleyici işlemler şunlardır:

  • Port kateter takılması
  • Safra yolu drenajı
  • Nefrostomi takılması
  • Asit sıvısı drenajı
  • Ağrı tedavileri

Kemoterapi ilaçları damarları tahriş edebilir. Her seferinde damar yolu açmaya çalışmak hasta için bir eziyete dönüşebilir. Bu yüzden cilt altına, genellikle göğüs bölgesine “Port” dediğimiz küçük bir hazne yerleştiririz. Bu işlem 15-20 dakika sürer. Hasta aylar, hatta yıllar boyunca tüm kan tahlillerini ve kemoterapilerini bu port üzerinden, hiç canı yanmadan yaptırabilir.

Bazen tümörler büyüyerek safra yollarını veya idrar kanallarını tıkayabilir. Bu durumda hastada sarılık, şiddetli kaşıntı veya böbrek yetmezliği gelişir. Ameliyata gerek kalmadan, ciltten incecik kateterlerle girerek bu tıkalı yolları açarız. Gerekirse içeride kalıcı metal kafesler (stentler) yerleştirerek safranın veya idrarın normal akışını sağlarız. Bu hastayı zehirlenmekten kurtaran ve anında rahatlama sağlayan bir dokunuştur. Benzer şekilde karın içinde biriken sıvının (asit) boşaltılması veya kanser ağrılarına yönelik sinir blokajları da hastalarımızın hayatını kolaylaştıran uygulamalardır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Call Now Button