Lezyon, vücuttaki herhangi bir doku veya organın yapısında hücresel hasar, enfeksiyon, iltihaplanma ya da anormal büyüme sonucu meydana gelen bölgesel bozulmalara verilen genel tıbbi isimdir. Bu hücresel anormallikler, bulundukları anatomik bölgeye göre kızarıklık, şişlik, doku kaybı veya ağrı gibi lezyon belirtileri ile kendini gösterebilir. Travmalar, genetik faktörler bakteriyel ve viral enfeksiyonlar ile bağışıklık sistemi problemleri başlıca lezyon nedenleri arasında yer alır. Saptanan doku hasarının karakterine, iyi ya da kötü huylu olma potansiyeline ve bulunduğu organa bağlı olarak kişiye özel ilaçlı, geleneksel cerrahi veya yenilikçi ameliyatsız lezyon tedavisi yöntemleri planlanmaktadır. Vücuttaki bu yapısal bütünlük kaybı, hücresel düzeyde başlayan patolojik bir sürecin en temel klinik işaretidir.
Lezyon Nedir?
Tıbbi bir rapor okunduğunda veya bir görüntüleme sonucu incelendiğinde, karşılaşılan ve genellikle en çok endişe uyandıran kelimelerden biri lezyondur. Çoğu zaman bu kelime duyulduğunda hemen en kötü senaryolar akla gelir, ancak durum her zaman böyle değildir. Temel olarak bir lezyon, belirli bir hastalığın doğrudan adı değildir. Vücuttaki dokuların veya organların yapısında meydana gelen her türlü fiziksel değişimi, yaralanmayı, enfeksiyonu veya anormal büyümeyi tanımlamak için kullanılan son derece geniş ve genel bir tıbbi terimdir.
İnsan vücudunu kusursuz çalışan, devasa ve karmaşık bir fabrika gibi düşünebilirsiniz. Bu fabrikanın herhangi bir bölümünde işleyiş bozulduğunda, bir hasar oluştuğunda veya sisteme yabancı bir durum ortaya çıktığında dokular buna tepki verir. Bu tepkinin, hasarın veya değişimin gözle görülen ya da radyolojik cihazlarla tespit edilebilen haline lezyon adı verilir. Cilt yüzeyinde aniden beliren basit bir kızarıklık, bir sinek ısırığı, çarpma sonucu oluşan morluk birer lezyon olduğu gibi; karaciğerin derinliklerinde gelişen kistik bir yapı veya akciğerdeki küçük bir nodül de aynı şekilde bu isimle anılır. Önemli olan bu yapısal değişimin bulunduğu yeri, şeklini ve neden kaynaklandığını doğru bir şekilde tespit ederek uygun yol haritasını çizmektir.
Cilt Yüzeyinde Gördüğümüz Birincil Lezyon Çeşitleri Nelerdir?
Cildimiz, vücudumuzu dış dünyanın tüm tehlikelerine karşı koruyan en büyük organımızdır. Dışarıyla doğrudan temas halinde olduğu için, içsel veya dışsal bir problem yaşandığında en hızlı tepkiyi veren ve bu tepkiyi en net şekilde gösteren bölgedir. Cildin bir etkene karşı gösterdiği ilk ve doğrudan yapısal bozukluklara birincil cilt lezyonları adı verilir.
En sık karşılaşılan birincil cilt lezyonu türleri şunlardır:
- Bül
- Makül
- Nodül
- Papül
- Plak
- Püstül
- Vezikül
Bu yapıların ne anlama geldiğini günlük hayattaki karşılıklarıyla açıklamak, durumu anlamayı çok daha kolaylaştıracaktır. Bül, aslında hepimizin bildiği ve zaman zaman deneyimlediği su toplaması durumudur. Çapı on milimetreden daha büyük olan içerisi tamamen berrak bir sıvıyla dolu bu geniş kabarcıklar; genellikle şiddetli yanıklarda, derinin yoğun sürtünmeye maruz kalmasında veya bazı alerjik reaksiyonlarda ortaya çıkar. Makül ise cildin yüzeyinden herhangi bir yükseklik yapmayan, gözler kapatılıp dokunulduğunda parmak uçlarıyla asla hissedilemeyen, tamamen düz renk değişiklikleridir. Güneş çilleri, yassı benler veya kızamık gibi hastalıklarda cildi kaplayan düz lekeler makül yapısındadır.
Nodül kelimesi ise cildin daha derin katmanlarına, yani alt dokulara kadar uzanan sert kitleleri tarif eder. El ile yoklandığında derinin altında misket gibi sert ve belirgin bir yapı hissediliyorsa bu bir nodüldür; cilt altı yağ bezeleri bunun en yaygın örneğidir. Papül, makülün tam aksine cilt yüzeyinden dışarıya doğru kabarmış, çapı on milimetreden küçük ve içi boş sert oluşumlardır. Siğiller veya et benleri papül olarak sınıflandırılır. Plak, bu papüllerin birleşerek çok daha geniş, düz tepeli ve kalınlaşmış deri alanları yaratmasıdır; sedef hastalığının ciltte oluşturduğu geniş, pullu ve kabarık yaralar tipik birer plaktır. Püstül, günlük konuşmada sivilce olarak adlandırılan, içerisinde sarımsı irin ve iltihap barındıran enfekte kabarcıklardır. Vezikül ise boyut olarak çok daha küçük, içi sıvı dolu minik kabarcıklardır; uçuk çıktığında dudak kenarında beliren o küçük su dolu kesecikler birer veziküldür.
Zamanla Değişen İkincil Cilt Lezyonları Hangileridir?
Birincil lezyonlar her zaman aynı şekilde kalmazlar. Zaman geçtikçe, dış etkenlere maruz kaldıkça, hastanın kaşımasıyla veya bedenin kendi kendini iyileştirme çabasıyla bu yapılarda hücresel değişimler meydana gelir. Bu ilerleyen süreç sonucunda ortaya çıkan yeni yapılara ikincil cilt lezyonları denir.
İkincil cilt lezyonlarına verilebilecek başlıca örnekler şunlardır:
- Atrofi
- Kabuk
- Erozyon
- Ülser
- Fissür
Atrofi, cildin zaman içerisinde beslenemeyerek veya aşırı kimyasala maruz kalarak incelmesi, adeta bir kağıt gibi şeffaflaşarak dokusal hacmini ve esnekliğini kaybetmesidir. Özellikle uzun yıllar boyunca yanlış kortizonlu krem kullanımlarının ardından ciltte atrofi geliştiği sıkça görülür. Kabuk, herhangi bir yara yüzeyine sızan kanın, doku sıvısının veya iltihabın havayla temas ederek kuruması sonucu oluşan sert, koruyucu tabakadır; vücudun yaranın üzerini örtmek için ürettiği doğal bir biyolojik yara bandı işlevi görür. Erozyon, cildin en üst katmanının bir sürtünme veya su kabarcığının patlaması neticesinde yüzeysel olarak sıyrılması ve alttaki kırmızı dokunun ortaya çıkmasıdır.
Ülser ise tıbbi açıdan daha fazla dikkat ve bakım gerektiren, cildin derin katmanlarına kadar inen ve doku kaybına yol açan açık yaralardır. İyileşme süreçleri oldukça zorludur ve genellikle kapandıklarında belirgin bir iz bırakırlar. Diyabet hastalarının ayaklarında dolaşım bozukluğuna bağlı olarak açılan derin yaralar, ülserin en bilinen örneğidir. Son olarak fissür, deride özellikle aşırı kuruluk, soğuk hava veya şiddetli egzama nedeniyle ortaya çıkan, ince bir çizgi halinde derinlere inen ve oldukça ağrı veren çatlaklardır.
Vücudumuzdaki Bir Lezyon Kötü Huylu Hastalık veya Kanser Belirtisi Olabilir mi?
Cilt yüzeyinde veya gelişmiş görüntüleme yöntemleriyle iç organlarda tespit edilen bir lezyonla ilgili en hayati konu, bunun iyi huylu masum bir yapı mı, yoksa kanser hücresi barındıran kötü huylu bir süreç mi olduğunun anlaşılmasıdır. Kötü huylu lezyonlar, kontrolsüz bir şekilde büyüyerek bulundukları dokuyu işgal etme ve zamanla vücudun başka organlarına sıçrama riski taşıdıkları için erken tespitleri hayat kurtarıcıdır.
Eğer ciltte var olan bir yapı aniden hızla büyümeye başlıyorsa, sınırları düzgün bir çember şeklindeyken girintili çıkıntılı, asimetrik bir hal alıyorsa, renginde değişiklikler oluyorsa ve özellikle uzun aylar geçmesine rağmen bir türlü iyileşmeyen, sürekli kanayan açık bir yara formuna bürünüyorsa, bu durum cilt kanserinin güçlü bir işareti olabilir. İç organlarda gelişen kötü huylu lezyonlar ise başlangıçta çok daha sinsi ilerler. Herhangi bir diyet veya spor yapmadan aniden ve hızla kilo kaybetmek, uzun süreli ve dinlenmekle geçmeyen bir yorgunluk hissi, açıklanamayan iç kanamalar veya cilt altından elle hissedilebilen sert kitleler önemli uyarıcılardır. Böyle şüpheli durumlarda, moleküler düzeyde inceleme yapan ve tümör hücrelerinin şekere olan yüksek iştahını görüntüleyen ileri teknoloji cihazlarla tarama yapılarak lezyonun karakteri netleştirilir ve sonrasında hücresel doğrulama aşamasına geçilir.
Akciğerde Tespit Edilen Lezyon veya Nodül Her Zaman Korkutucu mudur?
Herhangi bir şikayetle veya rutin bir sağlık taraması sırasında çekilen röntgen ya da tomografi filmlerinde akciğer dokusu içerisinde küçük, yuvarlak ve etrafı temiz havayla çevrili lekelenmeler görülebilir. Tıp dilinde çapı üç santimetreden küçük olan bu yapılara “Soliter Pulmoner Nodül” adı verilir. Eğer lezyonun çapı bu ölçüyü aşıyorsa, artık nodül değil kitle olarak isimlendirilir ve tehlike potansiyeli çok daha yüksektir. Ancak akciğerde bir nodül görülmesi hemen kanser olunduğu anlamına gelmez.
Rastlantısal olarak tespit edilen bu nodüllerin büyük bir çoğunluğu, aslında geçmişte yaşanmış ancak fark edilmemiş durumların geride bıraktığı masum izlerdir. Özellikle verem gibi hastalıkların yaygın olduğu bölgelerde, geçmişte atlatılan akciğer enfeksiyonları zamanla kireçlenerek tomografide nodül şeklinde görülür. Bazen de akciğerin iyi huylu yapıları olan hamartomlar bu görüntüyü verir. Yapılan tomografi incelemesinde nodülün içinde patlamış mısır görünümünde kireçlenmeler varsa veya nodülün etrafında uydu adı verilen çok küçük başka noktacıklar bulunuyorsa, bu lezyonun büyük ihtimalle tamamen iyi huylu olduğu kabul edilir. Ancak nodülün kenarları yıldız gibi çıkıntılıysa, dikenli bir yapısı varsa, içindeki kireçlenme düzensizse ve nodülün boyutu özellikle yirmi beş milimetrenin üzerindeyse, bu durum kötü huylu bir süreci işaret edebilir ve daha ileri incelemeleri zorunlu kılar.
Akciğerdeki Şüpheli Bir Lezyon İçin Hangi Girişimsel Tanı Yöntemleri Uygulanır?
Akciğerinde şüpheli bir nodül tespit edilen kişilerde, lezyonun büyüme hızı ve hastanın geçmiş sağlık öyküsü dikkate alınarak bir risk haritası çıkarılır. Düşük riskli durumlarda herhangi bir iğneli veya cerrahi müdahaleye gerek duyulmadan belirli aralıklarla film çekilerek lezyonun boyutu takip edilir. Ancak risk orta veya yüksek seviyede hesaplanıyorsa, kesin bir karar verebilmek için o lezyonun içindeki hücrelerin mikroskop altında incelenmesi, yani biyopsi yapılması şarttır.
Eskiden göğüs kafesinin açılmasını gerektiren bu tanı işlemleri, modern girişimsel radyoloji yöntemleriyle büyük kesiler olmadan yapılabilmektedir. Bilgisayarlı tomografi cihazının kılavuzluğu eşliğinde gerçekleştirilen bu işlemde hastanın genel anesteziyle uyutulmasına gerek yoktur. Sadece iğnenin giriş yapacağı cilt alanı lokal anestezi ile uyuşturulur. Ardından son derece ince bir iğne ile ciltten giriş yapılır ve tomografi ekranından milimetrik olarak takip edilerek doğrudan akciğerdeki hedef nodülün tam ortasına ulaşılır. Buradan alınan küçük hücre örnekleri patoloji laboratuvarına gönderilir. Sonrasında sadece küçük bir yara bandı yapıştırılarak işlem sonlandırılır ve hasta kısa süre içinde normal yaşantısına dönebilir. İşlem sonrası nadiren görülebilen akciğer zarları arasına hava kaçması durumu ise çoğunlukla istirahatle kendiliğinden çözülen bir süreçtir. Ayrıca günümüzde, koldan alınan kan örneğinden dolaşıma karışan tümör genetik materyalini arayan modern yöntemler de iğne biyopsisine yardımcı umut verici gelişmeler olarak öne çıkmaktadır.
Böbreklerimizde Saptanan Kistik Lezyon Çeşitleri Nelerdir?
Böbrekler, kanı süzen ve atıkları uzaklaştıran muazzam filtreleme sistemleridir. Yaş ilerledikçe bu dokuların içinde, içi sıvı dolu küçük su baloncuklarına benzeyen kistler oluşabilir. Bu kistler genellikle başka bir karın ağrısı veya kontrol nedeniyle yapılan ultrason incelemelerinde tamamen tesadüf eseri bulunur. Çoğu masum su kesecikleri olsa da böbrek tümörlerinin bir kısmı da kistik yapıda gelişebileceği için bu lezyonların doğru sınıflandırılması çok önemlidir. Bu amaçla radyolojik görüntülere dayanan, tüm dünyada standart olarak kabul görmüş Bosniak sınıflandırması kullanılır.
Sıkça kullanılan bu sınıflandırma sisteminin evreleri şunlardır:
- Bosniak Tip Bir
- Bosniak Tip İki
- Bosniak Tip İki F
- Bosniak Tip Üç
- Bosniak Tip Dört
Bu evrelerin anlamlarına bakıldığında; Tip Bir ve Tip İki kistler, duvarları kağıt kadar ince olan içerisinde hiçbir katı pıhtı veya kalın perde barındırmayan, tamamen duru bir sıvıyla dolu masum kistlerdir. Kanserleşme riskleri yoktur ve herhangi bir takibe veya ameliyata ihtiyaç duymazlar. Tip İki F kistler ise yapısal olarak biraz daha karmaşıktır; içlerinde incecik perdeler barındırırlar. Kanser riski düşük olsa da emin olmak için genellikle beş yıl boyunca yılda bir kez film çekilerek yakından izlenirler. Tip Üç kistler, duvarları belirgin şekilde kalınlaşmış, iç yapısı düzensizleşmiş ve damardan verilen ilacı yoğun şekilde tutan şüpheli lezyonlardır. Kötü huylu olma riskleri yarı yarıya olduğu için mutlaka tedavi edilmeleri gerekir. Tip Dört kistler ise duvarında etli ve katı tümör parçaları bulunduran, artık açıkça kötü huylu karakter sergileyen ve vakit kaybedilmeden müdahale edilmesi gereken kistik tümörlerdir.
Böbrekteki Kistik Bir Lezyon İçin Ameliyatsız Girişimsel Tedavi Seçenekleri Nelerdir?
Böbrek kistleri söz konusu olduğunda uygulanacak tedavi, lezyonun yapısına ve hastaya verdiği rahatsızlığa göre değişir. Tamamen iyi huylu olan Tip Bir veya Tip İki kistler bazen o kadar fazla büyürler ki on santimetrenin üzerine çıkarak böbreğin çalışmasını engelleyebilir veya hastanın böğür bölgesinde dayanılmaz ağrılara neden olabilirler. Bu durumda kistin ameliyatsız bir şekilde söndürülmesi işlemi uygulanır. Ultrason eşliğinde ince bir iğneyle kistin içine girilir ve içindeki sıvı tamamen boşaltılır. Ancak sadece suyu çekmek yeterli değildir, kist kendini tekrar dolduracaktır. Bunu önlemek için kist boşluğunun içine saf alkol gibi kimyasal kurutucular verilerek kist duvarı tahrip edilir. Böylece hasta hiçbir kesi olmadan ağrılarından kurtulur.
Kötü huylu olma riski taşıyan Tip Üç ve Tip Dört kistlerde ya da küçük böbrek tümörlerinde ise durum farklıdır. Geçmişte tek çare böbreğin büyük bir kısmının veya tamamının ameliyatla alınmasıyken, bugün girişimsel ablasyon teknolojileri devreye girmektedir. Dört santimetreden küçük tümörlerde, özel cihazlar eşliğinde hastanın cildinden ince bir çubukla girilerek doğrudan tümörün kalbine ulaşılır. Çeşitli enerji kaynakları kullanılarak tümör içeriden yüksek ısıyla pişirilir ya da çok düşük derecelere kadar dondurularak tümör hücreleri tamamen yok edilir. Hastanın organı yerinde kalırken, tümör başarıyla tedavi edilmiş olur.
Karaciğerde Görülen İyi Huylu ve Kötü Huylu Lezyon Türleri Nelerdir?
Karaciğer, vücudumuzun adeta kimya fabrikası ve en fazla kanlanan organlarından biridir. Bu yoğun işleyiş içerisinde zaman zaman çeşitli kitleler ve lezyonlar ortaya çıkabilir. Karaciğerdeki lezyonlarla ilgili en önemli aşama, bunların yapısını kesin olarak ortaya koymaktır.
Karaciğerde karşılaşılan başlıca lezyon türleri şunlardır:
- Hemanjiom
- Adenom
- Fokal Nodüler Hiperplazi
- Hepatoselüler Karsinom
- Metastaz
Bu yapıları kısaca özetlemek gerekirse; hemanjiomlar, karaciğerde en sık görülen ve tamamen iyi huylu olan temelde sadece doğumsal bir damar yumağından ibaret yapılardır. Adenomlar ise genellikle uzun yıllar doğum kontrol hapı kullanılmasıyla ilişkilendirilen, iyi huylu olmalarına rağmen büyüdüklerinde kanama veya yapısal değişim riski taşıyan kitlelerdir. Fokal nodüler hiperplazi de herhangi bir risk taşımayan masum bir hücresel büyümedir. Kötü huylu lezyonlara gelindiğinde ise, siroz gibi zemin hastalıklarının üzerinde gelişen ve karaciğerin kendi ana tümörü olan hepatoselüler karsinom karşımıza çıkar. Metastazlar ise kalın bağırsak, akciğer veya meme gibi başka bir organda başlayan kanserin kan yoluyla karaciğere sıçrayıp yerleşmesiyle oluşan kötü huylu ikincil tümörlerdir.
Karaciğerdeki Lezyon Tedavisinde Girişimsel Radyoloji Nasıl Devreye Girer?
Karaciğer lezyonlarının tedavisinde girişimsel yöntemler büyük bir devrim yaratmıştır. Örneğin boyutu beş santimetreyi aşan iyi huylu hemanjiomlar, karın bölgesine alınacak küçük bir darbede bile yırtılarak hastanın hayatını tehdit eden şiddetli iç kanamalara sebep olabilirler. Bu dev damar yumaklarının tedavisinde açık cerrahi yerine anjiyografik tıkama yöntemleri tercih edilir. Kasıktan çok ince kateterlerle girilerek doğrudan hemanjiomu besleyen ana atardamara ulaşılır ve içeriye büzüştürücü bir ilaç verilerek damar yumağı içeriden kalıcı olarak kapatılır. Önemli bir detay olarak içi tamamen kan dolu olan bu damar yumaklarına kesinlikle ısı veya yakma işlemi uygulanmaz, aksi takdirde parçalanan kan hücreleri hastanın böbreklerinde ciddi hasar bırakabilir.
Karaciğerdeki kanser lezyonlarının tedavisinde ise yakma işlemleri oldukça etkilidir. Karaciğerin kendi kanserlerinde tümörün etrafında ısıyı içeride hapseden bir doku bariyeri bulunur. Isı dışarı kaçamadığı için tümör adeta bir fırının içindeymiş gibi çok yüksek sıcaklıklara ulaşır ve tamamen yok olur. Ancak başka organdan sıçrayan metastaz lezyonlarında bu bariyer yoktur, üstelik çevredeki kan akımı ısıyı alıp götürerek tümörün soğumasına neden olabilir. Böyle durumlarda doğrudan tümörü besleyen damarın içine yüksek doz kemoterapi ilacının sıkıldığı ve damarın tıkandığı kemoembolizasyon veya tümörün içine radyoaktif parçacıkların bırakıldığı radyoembolizasyon işlemleri başarıyla uygulanarak lezyonlar tedavi edilir.
Beyin Damarlarında Oluşan Hayati Lezyon Çeşitleri Nelerdir?
İnsan beyni, çalışabilmek için inanılmaz bir kan akışına ihtiyaç duyar ve bu ihtiyacı karşılamak için muazzam, çok karmaşık bir damar ağıyla örülmüştür. Bu hassas sistemin içerisinde zaman zaman hayati risk taşıyan çok ciddi vasküler, yani damarsal lezyonlar ortaya çıkabilir.
Beyin damarlarında rastlanan bu kritik problemler şunlardır:
- Beyin Anevrizması
- Arteriovenöz Malformasyon
- İskemik İnme
- Şah Damarı Darlığı
Bu rahatsızlıkların nasıl oluştuğunu açıklamak konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Beyin anevrizması, yıllar içerisinde yüksek tansiyon veya genetik yatkınlık gibi sebeplerle damar duvarının zayıflaması ve içinden geçen kanın basıncıyla dışarıya doğru balon gibi şişmesidir. Tıpkı yıpranmış bir araba lastiğinin balon yapması gibidir ve aniden patladığında ölümcül beyin kanamalarına neden olur. Arteriovenöz malformasyon ise, beyni besleyen atardamarlarla kanı geri toplayan toplardamarların normal bir ağ kurmadan hatalı bir şekilde birbirine dolaşarak bir yumak haline gelmesidir ve sürekli kanama riski barındırır. İskemik inme, vücudun herhangi bir yerinden kopan bir kan pıhtısının beyni besleyen ana damarlardan birini aniden tıkamasıdır. Beyin dokusu dakikalar içinde oksijensiz kaldığı için hastada ani felç tablosu gelişir. Şah damarı darlığı ise, boyun bölgesinden beyne temiz kan taşıyan ana damarların içinde yıllar içinde kireçlenme ve yağ plaklarının birikmesi sonucu kan akışının tehlikeli bir şekilde azalmasıdır.
Beyin Damarlarındaki Lezyon Tedavisinde Hangi Ameliyatsız Girişimsel Yöntemler Kullanılır?
Geçmişte beyin damarlarındaki lezyonların tedavisi için kafatasının açıldığı ve son derece uzun süren riskli beyin ameliyatları yapılırdı. Bugün ise girişimsel nöroradyoloji adı verilen üst düzey bir uzmanlık alanı sayesinde, bu sorunların büyük bir kısmı kafatasında hiçbir kesi açılmadan, tamamen kapalı ve ameliyatsız yollarla çözülebilmektedir.
İşlemler, hastanın genellikle kasık veya bilek atardamarından, milimetreden bile daha ince, son derece hassas borucuklarla (kateterler) damar sisteminin içine girilmesiyle başlar. Damarların içinden ilerleyerek doğrudan beynin içine kadar ulaşılır. Eğer hastada patlama riski olan bir beyin anevrizması (baloncuk) varsa, bu ince kateterin içinden gönderilen saç teli inceliğindeki platin sarmallar balonun içine doldurulur ve kanın oraya girmesi engellenerek patlama riski tamamen sıfırlanır. Damar yumaklarında ise, yumağın tam kalbine ulaşılarak dokuyla uyumlu tıbbi yapıştırıcı maddeler sıkılır ve o hatalı damarlar içeriden dondurulup iptal edilir. En dramatik ve hayat kurtarıcı anlardan biri ise ani inme tablosudur. Beyin damarına tıkayan bir pıhtı olduğunda, hasta felç geçirirken anjiyografi ünitesine alınır. Çok ince tel kafesler veya yüksek emiş gücüne sahip vakumlu kateterler kullanılarak o pıhtı yakalanır ve vücudun dışına çıkarılır. Damar tekrar açıldığında hastanın felç tablosu hızla düzelmeye başlar. Boyun damarlarındaki darlıklarda ise, pıhtı kaçmasını engelleyen şemsiyeler açılarak dar bölge bir balonla genişletilir ve damarın açık kalmasını sağlayan çelik kafesler (stentler) yerleştirilir.
Vücudumuzdaki Farklı Lezyon Türleri İçin Hangi Girişimsel Ablasyon İşlemleri Uygulanır?
İyi huylu ancak çok büyüyüp çevre dokulara baskı yapan lezyonlar ile kanserli dokuların yok edilmesinde kullanılan ameliyatsız tedavilerin genel adına ablasyon denir. Bu işlemler, açık ameliyatın getirdiği tüm zorluklardan hastayı kurtaran, genellikle sadece işlemin yapılacağı alanın uyuşturulmasıyla gerçekleştirilen modern ve güvenli tıp teknolojileridir.
Kliniklerde tümörleri yakmak veya dondurmak için en sık kullanılan ileri teknoloji ablasyon yöntemleri şunlardır:
- Radyofrekans Ablasyon
- Mikrodalga Ablasyon
- Kriyoablasyon
- Geri Dönüşümsüz Elektroporasyon
- Kimyasal Ablasyon
Bu yöntemlerin çalışma mekanizmaları son derece ilgi çekicidir. Radyofrekans ablasyon yönteminde, vücuda gönderilen elektrik akımı hedef dokudaki iyonları aşırı yüksek bir hızda titreştirir. Bu şiddetli titreşim bir sürtünme enerjisi yaratır ve tümörün içi dakikalar içinde yüksek sıcaklıklara ulaşarak kanser hücreleri pişerek canlılığını yitirir. Mikrodalga ablasyon ise evlerde yemek ısıtmak için kullanılan fırınlarla tamamen aynı mantıkta çalışır; dokudaki su moleküllerini hızla titreştirerek aniden çok yüksek kinetik ısı üretir ve tümörü yok eder. Hızlı olması sayesinde çevredeki damarların soğutucu etkisinden pek etkilenmez.
Kriyoablasyon yöntemi yakmanın aksine dondurarak yok etme prensibine dayanır. İğne ucundan gönderilen özel gazlar, tümörün iç sıcaklığını aniden eksi kırk derecelere kadar düşürür. Kanser hücresinin içinde oluşan buz kristalleri, zarları parçalayarak hücreyi öldürür. İşlem tamamen ağrısızdır. Geri dönüşümsüz elektroporasyon ise ne ısıtır ne de dondurur. Sadece tümör dokusuna mikrosaniyeler süren çok yüksek voltajlı elektrik akımları gönderir. Bu şok dalgaları kanser hücresinin zarında kalıcı nano delikler açar ve hücrenin tamamen çökerek ölmesini sağlar. Sinirlere veya büyük damarlara yapışık tehlikeli tümörlerde ısı kullanılmadığı için çevre dokulara zarar vermez. Son olarak kimyasal ablasyon ise, nispeten küçük ve iyi huylu sıvı lezyonlarında iğneyle lezyonun içine doğrudan saf alkol veya benzeri maddeler enjekte edilerek o bölgenin kimyasal olarak tahrip edilip kurutulması işlemidir.

Prof. Dr. Özgür Kılıçkesmez, minimal invaziv damar içi tedavilere odaklanan, Türkiye’nin önde gelen girişimsel radyoloji ve nöroradyoloji uzmanlarından biridir. Anevrizma ve inme tedavileri, embolizasyon işlemleri, tiroid ve paratiroid hastalıklarının ameliyatsız tedavileri, girişimsel onkoloji ve periferik damar girişimleri başlıca uzmanlık alanları arasındadır. Halen İstanbul Memorial Göztepe Hastanesi Girişimsel Radyoloji ve Nöroradyoloji Bölümü Sorumlusu olarak görev yapmaktadır.
1997 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olan Prof. Dr. Kılıçkesmez, 2012–2013 yıllarında Londra Guy’s & St Thomas’ ve King’s College Hospital’da “Clinical Fellow” olarak girişimsel radyoloji ve onkoloji alanında ileri eğitim almıştır. 2020 yılında profesör unvanını almış, aynı yıl SBÜ Çam ve Sakura Şehir Hastanesi Girişimsel Radyoloji Kurucu Hekimi olmuştur. Ayrıca EBIR (European Board of Interventional Radiology) sertifikasına sahiptir.
Prof. Dr. Kılıçkesmez’in 94 uluslararası, 40 ulusal makalesi ve 2500’ün üzerinde atıfı bulunmaktadır. American Journal of Roentgenology (AJR) ve Diagnostic & Interventional Radiology gibi prestijli dergilerde hakemlik yapmaktadır. Klinik ve akademik deneyimiyle inme tedavisi, beyin anevrizması, embolizasyon, tümör ablasyonu ve tiroid/paratiroid hastalıklarının minimal invaziv tedavileri konularında ulusal ve uluslararası alanda referans gösterilen bir isimdir.

Vaka Örnekleri
Santral ven oklüzyonu: Balon tedavisi
Vakalar
Y stent eşlikli kapalı anevrizma tedavisi
Vakalar
Bel fıtığı disk içi radyofrekans tedavisi sonucu
Fıtık Tedavisi
Boyun Fıtığı Tedavisinde Lazer Teknolojisi ve Anjiyografi
Fıtık Tedavisi
Basedow-Graves hastalığı ameliyatsız tedavi sonucu
Tiroid Hastalıkları
TAKE işlemi ile yok edilen karaciğer tümörü
Kanser Tedavisi
Ameliyatsız Paratiroid Adenomu Tedavisi Sonucu
Paratiroid Adenomu
Sol akciğer komşuğuna gizlenmiş paratiroid adenomu
Paratiroid Adenomu
Bağırsak dalak anevrizması embolizasyonu
Embolizasyon
Dev dalak damar anevrizması kaplı stent ile tedavisi
Stent
Böbrek damarı anevrizmasının akım yönlendirici stent ile tedavisi
Stent
Dev Karaciğer Hemanjiom Mikrodalga Ablasyon
Ablasyon
Nefrostomi
Vakalar
Kanamış Beyin Anevrizmasının Koil ile Tedavisi
Embolizasyon
Kanamış Beyin Damar Yumağı (AVM) Embolizasyon Tedavisi
Embolizasyon
Beyin Toplar Damar Stentleme