Toplardamar, vücutta dokulardan kalbe doğru kan taşıyan damar türüdür. Genellikle oksijeni azalmış kanı kalbe geri götürerek dolaşım sisteminin sürekliliğini sağlar. Atardamarlara göre daha ince duvarlıdır ve kanın geriye kaçmasını önleyen kapakçık yapıları içerir.
Toplardamarların yapısal özellikleri, düşük basınçlı kan taşımaya uygun şekilde gelişmiştir. Damar duvarı üç tabakadan oluşur ancak kas tabakası atardamarlara kıyasla daha incedir. Geniş iç çapı sayesinde kan depolama kapasitesi yüksektir ve vücuttaki kan hacminin önemli bir kısmı toplardamarlarda bulunur.
Toplardamarlarda kan akışının düzenlenmesi, kas hareketleri ve damar içindeki kapakçık sistemleri sayesinde gerçekleşir. Özellikle bacaklarda bulunan toplardamarlarda kapakçıklar kanın yerçekimine karşı kalbe doğru ilerlemesine yardımcı olur. Bu mekanizma dolaşımın dengeli şekilde sürdürülmesini sağlar.
Toplardamar hastalıkları ve klinik önemi, dolaşım sistemi sağlığı açısından büyük önem taşır. Varis, derin ven trombozu ve venöz yetmezlik gibi durumlar toplardamar yapısının veya işlevinin bozulmasıyla ortaya çıkabilir. Bu hastalıklar kan dolaşımını etkileyerek çeşitli klinik belirtilere neden olabilir.
| Bilmeniz Gerekenler | Bilgi |
| Tanım | Toplardamar (ven), vücutta dokulardan kalbe doğru kan taşıyan damarlardır. |
| Görevi | Oksijenden fakir (karbondioksitçe zengin) kanı vücuttan toplayarak kalbe geri getirir. Akciğer toplardamarları hariç tümü oksijensiz kan taşır. |
| Yapısı | Daha ince duvarlıdır ve içlerinde kanın geri akmasını önleyen kapakçıklar bulunur. |
| Kan Akışı | Düşük basınçlıdır; kan akışı genellikle kas hareketleri ve kapakçıklar sayesinde sağlanır. |
| Renk | Genellikle koyu kırmızı (oksijensiz) kan taşır; dışarıdan mavimsi renkte görülür. |
| Örnekleri | Vena cava superior, vena cava inferior, juguler venler, safen venler gibi büyük toplardamarlar örnek verilebilir. |
| Kapakçıklar | Tek yönlü kapakçıklar, yerçekimine karşı kanın kalbe doğru ilerlemesini sağlar ve geri akışı önler. |
| Hastalıkları | Varis, derin ven trombozu (DVT), venöz yetmezlik, tromboflebit gibi durumlar toplardamar hastalıklarındandır. |
| Karşılığı (Arter) | Atardamarlar (arterler), kalpten organlara kan taşıyan damarlardır; toplardamarlar bunun tersine çalışır. |
| Tıbbi Önemi | Toplardamarlardaki sorunlar dolaşım bozukluklarına, pıhtı oluşumuna ve ciddi sağlık risklerine yol açabilir. |
Vücudumuzdaki Toplardamarlar Ne İşe Yarar?
İnsan vücudundaki kan dolaşımı, muazzam bir mühendislik harikası olan kapalı bir devre sistemi içinde gerçekleşir. Bu devrenin merkezinde yer alan kalp, her kasılmasında oksijen ve besin açısından zenginleşmiş taze kanı büyük bir basınçla atardamarlar aracılığıyla dokulara doğru fırlatır. Dokular, hücrelerin hayatta kalması ve işlevlerini yerine getirmesi için gerekli olan bu oksijeni ve molekülleri kandan çeker. Hücresel solunum ve metabolizma süreçleri sonucunda ortaya çıkan karbondioksit ve diğer hücresel atık maddeler ise kana karışır. İşte tam bu noktada sistemin toplayıcı yüzü devreye girer. Kirlenmiş, yani oksijeni azalmış bu kanın dokularda birikmeden hızla ve güvenli bir şekilde merkez istasyona, yani kalbe ve oradan da temizlenmek üzere akciğerlere geri dönmesi gerekir. Bu hayati geri dönüş yolculuğu tamamen bu damarların sorumluluğundadır.
Ancak bu damarların görevi sadece kanı taşımakla sınırlı değildir. Aynı zamanda vücudun en büyük sıvı rezervuarı olarak işlev görürler. İnsan vücudundaki toplam kan hacminin yaklaşık yüzde yetmişi herhangi bir anda bu damarların içinde bulunur. Bu yüksek kapasite, vücudun kan basıncını (tansiyonu) düzenlemesinde kritik bir rol oynar. Herhangi bir kanama veya sıvı kaybı durumunda, bu damarlar hızla büzüşerek içlerindeki yedek kanı ana dolaşıma katar ve hayati organların susuz kalmasını engeller. Ayrıca vücut ısısının düzenlenmesinde de aktif rol alırlar. Hava çok sıcak olduğunda cilt yüzeyine yakın olanlar genişleyerek kanı yüzeye taşır ve terleme yoluyla vücudun soğumasına yardımcı olur. Soğuk havalarda ise büzüşerek kanı iç organlara yönlendirir ve vücut ısısını korurlar.
Toplardamarlar Hangi Yapısal Özelliklere Sahiptir?
Bu damarların duvar yapısı, içlerinde taşıdıkları kanın düşük basınçlı doğasına ve yüksek miktarda sıvıyı depolama görevine kusursuz bir şekilde uyum sağlamıştır. Damar duvarı dışarıdan içeriye doğru incelendiğinde üç farklı ve özelleşmiş hücresel katmandan oluşur. Atardamarlarla karşılaştırıldığında bu katmanlar çok daha ince, yumuşak ve esnemeye müsaittir.
En içte yer alan tabaka, damarın kanla doğrudan temas eden yüzeyidir. Bu yüzey, tek sıra halinde dizilmiş son derece pürüzsüz hücrelerden oluşur. Bu tabakayı, mutfaklarımızdaki yanmaz yapışmaz tavaların teflon kaplamasına benzetmek mümkündür. Sağlıklı bir iç yüzey, kanın akıp giderken damar duvarına sürtünmesini sıfıra indirir ve en önemlisi kan hücrelerinin duvara yapışarak pıhtılaşmasını (tromboz) engeller. Bu pürüzsüz hücreler sadece mekanik bir astar olmakla kalmaz, aynı zamanda kanın pıhtılaşma dengesini ayarlayan çok sayıda biyokimyasal sinyal molekülü üretir. Bu astarın herhangi bir nedenle hasar görmesi, mikroskobik düzeyde bir pürüz yaratır ve pıhtılaşma hücreleri hızla bu bölgeye hücum ederek damar tıkanıklıklarının temelini atar.
Orta tabaka ise damara esnekliğini ve tonusunu veren düz kas hücreleri ile elastik liflerden oluşur. Atardamarlardaki kalın ve güçlü kas yapısının aksine, buradaki kas tabakası oldukça incedir. İnce yapısı sayesinde damar, içindeki kan miktarı arttığında balon gibi kolayca genişleyebilir ve basıncı dengede tutar. En dışta bulunan üçüncü tabaka ise damarı bir kılıf gibi sararak koruyan, kollajen adı verilen sağlam yapı taşlarından oluşan bağ dokusudur. Bu sağlam kılıf, damarın aşırı genişleyip yırtılmasını önler ve damarı etrafındaki kaslara ve kemiklere sabitler. Ayrıca bu dış kılıfın içinde damarın kendi duvarını besleyen, gözle görülmeyecek kadar küçük kılcal besleyici damar ağları bulunur.
Toplardamarlar Yerçekimine Karşı Nasıl Bir Çalışma Sistemine Sahiptir?
Ayakta duran bir insanın ayak parmak uçlarındaki kanın, yerçekiminin o amansız aşağı çekim kuvvetini yenerek göğüs kafesinin içindeki kalbe kadar yaklaşık bir buçuk metrelik bir mesafeyi tırmanması gerekir. Bu tırmanış, doğadaki suyun yokuş yukarı akmasına benzer zorlu bir fiziksel süreçtir. Bu sistemin kalpteki gibi kendi başına kanı fırlatacak güçlü bir motoru (pompası) olmadığı için, evrimsel süreçte bu zorlu görevi başarmak adına muazzam bir yardımcı mekanizmalar bütünü gelişmiştir.
Bu yardımcı mekanizmaların en önemlisi, “ikinci kalp” veya “periferik kalp” olarak da bilinen baldır kası pompasıdır. Bacaklarımızın derinliklerinde, kemiklere yakın ilerleyen ana damarlar, güçlü bacak kaslarının tam ortasından geçer. Yürüdüğümüzde, koştuğumuzda veya sadece ayak bileğimizi hareket ettirdiğimizde bu kaslar şiddetle kasılır. Kasların kasılmasıyla birlikte genişleyen kas gövdesi, ortasında yer alan damarı adeta ıslak bir süngeri sıkar gibi ezer. Bu dışarıdan gelen güçlü sıkıştırma kuvveti, damarın içindeki kanı mecburen yukarı doğru fırlatır.
Ancak kanın yukarı fırlatılması tek başına yeterli değildir; kas gevşediğinde kanın yerçekimiyle tekrar aşağı düşmemesi gerekir. İşte burada ikinci mucizevi mekanizma devreye girer: Tek yönlü kapakçıklar. Damarların iç duvarında, kuş yuvasını andıran incecik zarlardan oluşan kapakçıklar bulunur. Aşağıdan yukarı doğru pompalanan kanın basıncıyla bu kapaklar duvara doğru yaslanarak açılır ve kanın geçişine izin verir. Kas gevşeyip kanın ağırlığı yerçekimiyle aşağı çökmeye başladığı anda ise, bu kapakçıklar paraşüt gibi kanla dolarak şişer, birbirlerine kenetlenir ve damarın lümenini tamamen kapatır. Böylece kan sadece kalbe doğru, tek yönlü bir merdiveni tırmanır gibi basamak basamak ilerler. Üçüncü bir destek kuvvet ise solunum pompasıdır. Derin bir nefes aldığımızda diyafram kasımız aşağı iner ve göğüs kafesimizde bir vakum (negatif basınç) oluşur. Elektrikli süpürgenin tozu çekmesi gibi, bu vakum etkisi de karın ve bacaklardaki kanı göğüs boşluğuna doğru güçlü bir şekilde emer.
Toplardamar Kapakçıkları Bozulursa Vücutta Neler Değişir?
İnsan ömrü uzadıkça ve modern yaşamın getirdiği hareketsiz çalışma şartları arttıkça, bacaklarımızdaki bu hassas sistem zamanla yıpranmaya başlar. Genetik yatkınlık, uzun saatler boyunca ayakta veya masa başında hareketsiz kalmak, aşırı kilo, hamilelik süreçlerindeki hormonal değişimler ve yaşlanma gibi faktörler damar duvarının yapısal bütünlüğünü bozarak onu gevşetir. Damar duvarı bir kez gevşeyip çapı normalin üzerine çıktığında, zincirleme bir reaksiyon başlar.
Damar bir tünel gibi genişlediğinde, içindeki o incecik tek yönlü kapakçıkların uçları birbirinden uzaklaşır. Kaslarımız kanı yukarı pompaladıktan sonra kapakçıklar kapanmaya çalışsa da aralarında bir boşluk kalır ve tam bir sızdırmazlık sağlayamazlar. Bu durum yerçekiminin kazandığı an anlamına gelir. Kan, bu açık kalan kapakçıklardan aşağıya doğru bir şelale gibi geri kaçmaya başlar. Tıbbi literatürde bu duruma “reflü” adı verilir. Sürekli olarak geriye kaçan ve bacakların alt kısımlarında göllenen kan, o bölgedeki damarların içinde devasa bir hidrostatik basınç (venöz hipertansiyon) yaratır.
Bu yüksek basınç altında ezilen ince damar duvarları zamanla daha da esner, uzar ve cildin hemen altında kıvrımlı, kabarık, yeşil-mor renkli kalın kordonlar halinde dışarıdan görünür hale gelir. Gözle görülen bu yapılara varis denir. Ancak sorun sadece estetik bir bozulma değildir. Yüksek basınç nedeniyle damar duvarının gözeneklerinden dokuların arasına sıvı ve protein sızmaya başlar. Bu sızıntı, bacaklarda kronik bir ödeme (şişliğe) neden olur. Ayrıca doku arasına sızan kırmızı kan hücreleri parçalanarak içlerindeki demiri dokuya bırakır. Bu durum bacakların alt kısımlarında, özellikle ayak bileği çevresinde cildin renginin pas rengine dönmesine, kararmasına ve cildin kösele gibi sertleşmesine yol açar. Doku beslenmesinin hücresel düzeyde bozulmasıyla birlikte cilt en ufak bir travmada açılır ve tedavisi son derece güç olan açık yaralar (venöz ülserler) ortaya çıkar.
Hastalık Durumunda Toplardamarlar Hangi Belirtileri Verir?
Sistemde meydana gelen bozulmalar, kişiden kişiye farklılık gösteren geniş bir belirti yelpazesiyle kendini hissettirir. Bazen bacaklarda devasa boyutlarda varisler olmasına rağmen kişi hiçbir rahatsızlık hissetmezken, bazen dışarıdan hiçbir şey görünmediği halde derindeki damarlardaki basınç artışı hayat kalitesini ciddi şekilde düşürebilir. Bu hastalıkların belirtileri tipik olarak sabahları uykudan uyanıldığında en hafif seviyededir. Ancak gün ilerledikçe, yerçekiminin etkisi ve ayakta kalınan sürenin uzamasıyla birlikte şikayetlerin şiddeti giderek artar.
Sıklıkla karşılaşılan temel belirtiler şunlardır:
- Ağrı
- Şişlik
- Yorgunluk
- Ağırlık
- Dolgunluk
- Kramp
- Kaşıntı
- Karıncalanma
- Renk değişikliği
- Sertleşme
- Açık yaralar
Bu belirtilerin ortaya çıkış mekanizmaları oldukça spesifiktir. Ağrı, genellikle keskin bir sızıdan ziyade, bacağın derinliklerinde hissedilen künt bir sızlama, zonklama ve huzursuzluk şeklindedir. Bacakları yukarı kaldırıp dinlendirmek, damar içi basıncı anında düşürdüğü için ağrıyı saniyeler içinde hafifletir. Şişlik, günün sonunda çorap lastiklerinin bacakta derin izler bırakmasıyla fark edilir ve genellikle her iki bacakta asimetrik olabilir. Geceleri uykudan uyandıran kramplar, dokularda biriken laktik asit ve bozulan mikro dolaşımın doğrudan bir sonucudur. Ciltteki kaşıntı ve karıncalanma ise cildin altında artan basınca bağlı olarak ince sinir uçlarının gerilmesiyle ortaya çıkar.
Sorunlu Toplardamarlar İçin Nasıl Doğru Tanı Konur?
Başarılı ve kalıcı bir tedavi planlamasının en önemli ve vazgeçilmez adımı, gözle görünmeyen sorunun kaynağının kusursuz bir şekilde tespit edilmesidir. Cilt yüzeyinde görülen genişlemiş damarlar, çoğu zaman içerideki ana tesisattaki bir kaçağın sadece dışarı yansıyan sonucudur. Doğrudan sadece dışarıdaki damarlara müdahale etmek, patlayan bir su borusunu tamir etmeden sadece duvardaki ıslaklığı silmeye benzer; sorun kısa süre sonra başka bir yerden tekrar ortaya çıkacaktır.
Günümüz modern tıbbında bu detaylı anatomik haritalama işlemi Renkli Doppler Ultrasonografi (RDUS) cihazları ile yapılmaktadır. Ancak burada hayati bir detay vardır: Bu damarların ultrason incelemesi kesinlikle hasta ayakta dururken yapılmalıdır. Hasta yattığı zaman yerçekimi etkisi ortadan kalkar, kanın geriye kaçışı durur ve sorunlu damarlar tamamen normalmiş gibi görünebilir. Ayakta yapılan incelemede ultrason probu ile bacağın kasık bölgesinden ayak bileğine kadar olan tüm ağ taranır. Ses dalgaları sayesinde kanın akış yönü kırmızı ve mavi renklerle ekranda izlenir. Baldır sıkılarak kan yukarı itilir ve sonrasında bırakıldığında kanın geriye doğru kaçıp kaçmadığı, kaçıyorsa bu reflünün kaç milisaniye sürdüğü milimetrik olarak ölçülür.
Ana kaynak damarlardaki yetmezlikler, kaçak yapan kapakçıkların tam yerleri, damarların çapları ve daha önce geçirilmiş gizli bir pıhtı (tromboz) olup olmadığı tüm detaylarıyla raporlanır. Hastalığın kasık seviyesinin de üzerine çıkarak karın içine uzandığından şüphelenilen daha karmaşık olgularda, kasık damarlarından çok ince kateterlerle girilerek damarın içini 360 derece gösteren Damar İçi Ultrasonografi (IVUS) teknolojisi kullanılır. Ayrıca Bilgisayarlı Tomografi (BT) veya Manyetik Rezonans (MR) cihazlarıyla üç boyutlu yol haritaları çıkarılarak milimetrik doğrulukta tanılar konur.
Genişlemiş Toplardamarlar İçin Ameliyatsız Tedavi Seçenekleri Nelerdir?
Geçmiş yıllarda kapakçıkları bozulmuş ve genişlemiş bir damarın tedavisi, hastaya genel anestezi (narkoz) verilerek bacağın kasık ve ayak bileği bölgelerinden kesilmesi, damarın içine tel sokulup koparılarak vücut dışına çıkarılması şeklinde yapılıyordu. Ciddi doku hasarına, uzun iyileşme sürelerine ve yüksek tekrarlama oranlarına sahip bu geleneksel cerrahi yöntemler (stripping), günümüzde yerini tamamen girişimsel radyolojinin “endovenöz” yani damar içinden yapılan minimal invaziv (ameliyatsız) teknolojilerine bırakmıştır.
Ameliyatsız tedavilerin felsefesi, hastalıklı damarı yerinden söküp çıkarmak yerine, ultrason rehberliğinde damarın içine incecik bir iğne deliğinden girerek onu içeriden mühürlemek ve iptal etmektir. Vücudumuzda binlerce yedek damar yolu bulunduğu için, sorunlu ana damar kapatıldığında kan akışı anında çevredeki sağlıklı damarlara yönlenir ve bacağın kan dolaşımı eskisinden çok daha rahat bir hale gelir. Mühürlenen damar ise zamanla vücut tarafından emilerek yok edilir.
Isı enerjisi kullanan Termal Ablasyon yöntemleri (Lazer ve Radyofrekans), en köklü ve sonuçları en kanıtlanmış tekniklerdir. Ultrason eşliğinde damarın içine ince bir fiber optik kablo veya radyo dalgası yayan bir kateter yerleştirilir. Cihaz çalıştırıldığında cihazın ucu yüksek derecelere ulaşır. Bu ısı, damarın iç duvarındaki protein yapısını anında bozarak damarın büzüşmesine ve bir daha açılmamak üzere yapışıp kapanmasına neden olur. Isının çevre dokulara zarar vermemesi için damarın etrafına su yastığı görevi gören özel bir sıvı (tümesan anestezi) enjekte edilir.
Isı kullanılmayan Non-Termal yöntemlerde ise anestezi sıvılarına ihtiyaç duyulmaz. Bunların en bilineni Yapıştırıcı (VenaSeal) tedavisidir. Damar içine kateterle girildikten sonra, tıpta yıllardır beyin damarlarında bile güvenle kullanılan siyanoakrilat bazlı özel bir doku yapıştırıcısı sıkılır. Bu sıvı kanla temas ettiği anda polimerize olarak saniyeler içinde sertleşir ve damarı boydan boya güçlü bir şekilde yapıştırır. Mekanokimyasal Ablasyon (MOKA) yönteminde ise kateterin ucundaki ince bir tel çok yüksek hızda dönerek damarın iç yüzeyini tahriş ederken, aynı anda damarı kurutan sklerozan adlı bir ilaç püskürtülür. Daha küçük çaplı ve cilt yüzeyinde ağ şeklinde görülen varisler içinse Köpük Skleroterapi uygulanır. Damar kurutucu ilaç havayla karıştırılarak tıraş köpüğü kıvamına getirilir ve saç teli inceliğindeki iğnelerle doğrudan hedeflenen kılcal damarların içine sıkılarak kapatılmaları sağlanır.
Derin Toplardamarlar Tıkanırsa (DVT) Nasıl Bir Yol İzlenir?
Genişleyen damarlar ne kadar yavaş ilerleyen kronik bir sorunsa, derin damar sisteminin pıhtı ile aniden tıkanması (Derin Ven Trombozu – DVT) da bir o kadar acil ve hayati risk taşıyan bir tablodur. Bacağın derinliklerindeki ana damarın içinde kan akımının yavaşlaması veya pıhtılaşma sistemindeki genetik bir bozukluk nedeniyle kanın sıvı halden çıkıp jöle kıvamında sert bir pıhtıya dönüşmesiyle gelişir. Bacak aniden şişer, ısınır, kızarır ve şiddetli bir ağrı başlar.
Bu durumun en büyük tehlikesi, oluşan pıhtıdan kopan parçaların kan akımıyla kalbe ve oradan da akciğer damarlarına giderek tıkanıklık (Pulmoner Emboli) yaratmasıdır; bu durum ani ölümlere dahi yol açabilir. Standart yaklaşımda hastaya sadece kan sulandırıcı haplar veya iğneler verilir. Ancak kan sulandırıcılar mevcut sertleşmiş pıhtıyı eritmez, sadece pıhtının üzerine yeni tabakaların eklenmesini engeller. Pıhtıyı eritme işi vücudun kendi savunma mekanizmasına bırakılır ki bu süreç aylar sürer. Bu aylar boyunca içeride kalan pıhtı, damarın hassas kapakçıklarını asit gibi eriterek kalıcı olarak tahrip eder ve ömür boyu sürecek bacak şişlikleri ve yaralarla karakterize “Post-Trombotik Sendrom”a neden olur.
Modern girişimsel radyoloji yaklaşımında, pıhtılaşmanın ilk iki haftası içinde başvuran hastalara “Farmakomekanik Trombektomi” uygulanır. Diz arkasındaki damardan çok ince kateterlerle girilerek doğrudan pıhtının merkezine ulaşılır. Özel cihazlarla pıhtı mikser gibi mekanik olarak parçalanıp dışarı vakumlanırken, aynı anda doğrudan pıhtının içine, kan sulandırıcılardan binlerce kat daha güçlü olan pıhtı eritici (trombolitik) ilaçlar sıkılır. Bu sayede damar saatler içinde tamamen açılarak kapakçıklar kalıcı hasardan kurtarılır. Eğer DVT üzerinden aylar veya yıllar geçmişse ve damarda kalıcı bir daralma veya tam tıkanıklık bırakmışsa, yine ameliyatsız olarak anjiyografi eşliğinde tıkalı bölgeler çok yüksek basınçlı balonlarla genişletilir. Toplardamarların anatomisine uygun olarak esnek yapıda, bükülmelere ve basınca dayanıklı metalik örgülü venöz stentler yerleştirilerek damarın bir daha kapanmaması sağlanır.
Karın İçindeki Toplardamarlar Hangi Özel Sorunlara Yol Açabilir?
Sistemdeki sorunlar her zaman sadece bacaklarla sınırlı kalmaz. Vücudun daha derinlerinde, kasık ve karın bölgesinde yer alan ana damarlarda meydana gelen karmaşık yapısal bozukluklar, teşhisi oldukça zor olan gizli hastalıklara yol açabilir.
Bunlardan biri May-Thurner Sendromu’dur. İnsan anatomisinde, kalpten çıkan sağ ana atardamar, sol bacağa giden ana toplardamarın tam üzerinden çaprazlayarak geçer. Normalde bu bir sorun yaratmazken, bazı bireylerde (özellikle genç kadınlarda) atardamarın güçlü nabız atışları altındaki toplardamarı omurga kemiğine doğru ezer ve sıkıştırır. Bu kronik fiziksel baskı sonucunda damarın içi zamanla daralır, kan akışı yavaşlar ve sol bacakta hiçbir neden yokken tekrarlayan şiddetli pıhtılaşmalar (DVT) ortaya çıkar. Tedavisinde, sadece pıhtıyı temizlemek yetmez, sorunun kaynağı olan o fiziksel sıkışıklık noktasının anjiyografi eşliğinde özel bir metal stent konularak içeriden desteklenmesi ve damarın açık tutulması gerekir.
Bir diğer önemli sorun ise Pelvik Konjesyon Sendromu’dur. Kadınlarda rahim ve yumurtalıkların etrafındaki damarların tıpkı bacaklardaki gibi genişlemesi ve kapakçıklarının bozulması durumudur. Kasıkların derinliklerinde oluşan bu iç varisler, özellikle uzun süre ayakta kalındığında, adet dönemlerinde ve cinsel ilişki sırasında veya sonrasında şiddetlenen, hayatı çekilmez kılan kronik pelvik ağrılara neden olur. Bu hastalar sıklıkla yıllarca tanı alamadan dolaşırlar. Tedavisi, girişimsel yöntemlerle kasık veya boyun damarından çok ince bir telle girilerek doğrudan yumurtalık damarlarına ulaşılmasıdır. Geriye kaçak yapan bu bozuk damarların içi tıbbi sarmallar (coil) veya köpük şeklindeki ajanlarla kapatılarak ağrıya neden olan kan göllenmesi kalıcı olarak durdurulur.
Toplardamarlar İçin Modern Girişimsel Tedavilerin Avantajları Nelerdir?
Görüntüleme teknolojilerindeki devrim niteliğindeki ilerlemeler ve damar içine girebilen yüksek teknolojili tıbbi malzemelerin geliştirilmesi, tedavi yaklaşımlarını tamamen değiştirmiştir. Hastaların korkulu rüyası olan genel anestezi, kanama, neşter izleri ve haftalarca süren yatak istirahatleri artık geride kalmıştır. Girişimsel radyologlar tarafından uygulanan bu yeni nesil minimal invaziv (ameliyatsız) yöntemler hastanın sadece fiziksel sağlığını geri vermekle kalmaz, aynı zamanda estetik kaygılarını giderir ve sosyal hayatından kopmamasını sağlar.
Bu tedavilerin hastalara sunduğu temel avantajlar şunlardır:
- Kesisiz işlem
- Narkozsuz uygulama
- Hızlı taburculuk
- Düşük enfeksiyon riski
- Minimum kanama
- Yüksek başarı
- Kozmetik bütünlük
- Ağrısız iyileşme
İşlemlerin neredeyse tamamı sadece bir kan alma iğnesinin girebileceği kadar küçük bir delikten, ultrason ekranına bakarak milimetrik doğrulukla yapılır. Hastaların genel anestezi almasına, entübe edilmesine veya omurilikten iğne yapılmasına gerek kalmaz; sadece işlem yapılacak küçük bölgenin diş çekiminde olduğu gibi lokal anestezi ile uyuşturulması yeterlidir. Cerrahi bir kesi ve dikiş olmadığı için ameliyat sonrası yara yeri enfeksiyonu, sinir kesiklerine bağlı his kaybı veya ciddi kanama gibi korkutucu komplikasyonların görülme ihtimali sıfıra yakındır. Hastalar işlemden birkaç saat sonra yürüyerek hastaneden ayrılır ve ertesi sabah günlük rutinlerine, sporlarına veya işlerine hiçbir kısıtlama olmadan rahatlıkla dönebilirler.
Sıkça sorulan sorular
Toplardamar nedir ve vücuttaki temel görevi nedir?
Toplardamarların atardamarlardan farkı nedir?
Toplardamarların yapısal özellikleri nelerdir?
Toplardamarlardaki kapakçıklar ne işe yarar?
Toplardamarlar vücudun hangi bölgelerinde bulunur?
Toplardamar hastalıkları nelerdir ve en sık hangileri görülür?
Toplardamar yetmezliği nasıl gelişir?
Toplardamar sağlığını korumak için neler yapılmalıdır?
Toplardamar tıkanıklığı hangi belirtilerle ortaya çıkar?
Toplardamar hastalıklarında ne zaman doktora başvurulmalıdır?

Prof. Dr. Özgür Kılıçkesmez, minimal invaziv damar içi tedavilere odaklanan, Türkiye’nin önde gelen girişimsel radyoloji ve nöroradyoloji uzmanlarından biridir. Anevrizma ve inme tedavileri, embolizasyon işlemleri, tiroid ve paratiroid hastalıklarının ameliyatsız tedavileri, girişimsel onkoloji ve periferik damar girişimleri başlıca uzmanlık alanları arasındadır. Halen İstanbul Memorial Göztepe Hastanesi Girişimsel Radyoloji ve Nöroradyoloji Bölümü Sorumlusu olarak görev yapmaktadır.
1997 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olan Prof. Dr. Kılıçkesmez, 2012–2013 yıllarında Londra Guy’s & St Thomas’ ve King’s College Hospital’da “Clinical Fellow” olarak girişimsel radyoloji ve onkoloji alanında ileri eğitim almıştır. 2020 yılında profesör unvanını almış, aynı yıl SBÜ Çam ve Sakura Şehir Hastanesi Girişimsel Radyoloji Kurucu Hekimi olmuştur. Ayrıca EBIR (European Board of Interventional Radiology) sertifikasına sahiptir.
Prof. Dr. Kılıçkesmez’in 94 uluslararası, 40 ulusal makalesi ve 2500’ün üzerinde atıfı bulunmaktadır. American Journal of Roentgenology (AJR) ve Diagnostic & Interventional Radiology gibi prestijli dergilerde hakemlik yapmaktadır. Klinik ve akademik deneyimiyle inme tedavisi, beyin anevrizması, embolizasyon, tümör ablasyonu ve tiroid/paratiroid hastalıklarının minimal invaziv tedavileri konularında ulusal ve uluslararası alanda referans gösterilen bir isimdir.

Vaka Örnekleri
Santral ven oklüzyonu: Balon tedavisi
Vakalar
Y stent eşlikli kapalı anevrizma tedavisi
Vakalar
Bel fıtığı disk içi radyofrekans tedavisi sonucu
Fıtık Tedavisi
Boyun Fıtığı Tedavisinde Lazer Teknolojisi ve Anjiyografi
Fıtık Tedavisi
Basedow-Graves hastalığı ameliyatsız tedavi sonucu
Tiroid Hastalıkları
TAKE işlemi ile yok edilen karaciğer tümörü
Kanser Tedavisi
Ameliyatsız Paratiroid Adenomu Tedavisi Sonucu
Paratiroid Adenomu
Sol akciğer komşuğuna gizlenmiş paratiroid adenomu
Paratiroid Adenomu
Bağırsak dalak anevrizması embolizasyonu
Embolizasyon
Dev dalak damar anevrizması kaplı stent ile tedavisi
Stent
Böbrek damarı anevrizmasının akım yönlendirici stent ile tedavisi
Stent
Dev Karaciğer Hemanjiom Mikrodalga Ablasyon
Ablasyon
Nefrostomi
Vakalar
Kanamış Beyin Anevrizmasının Koil ile Tedavisi
Embolizasyon
Kanamış Beyin Damar Yumağı (AVM) Embolizasyon Tedavisi
Embolizasyon
Beyin Toplar Damar Stentleme