Omuz sıkışma sendromu (İmpingement), kol hareketlerini sağlayan rotator manşet tendonlarının ve bursa keseciğinin, omuz çatısını oluşturan akromiyon kemiği ile kol kemiği başı arasındaki subakromial boşlukta mekanik olarak sıkışması durumudur. Omuz eklemindeki en yaygın ağrı nedenlerinden biri olan bu rahatsızlık, daralan kanalda yumuşak dokuların sürtünmesi sonucu ödem, inflamasyon ve hareket kısıtlılığı ile karakterize edilir. Özellikle kolun yukarı kaldırılması sırasında artan ağrı, tedavi edilmediğinde tendon dejenerasyonuna ve kas yırtıklarına zemin hazırlayarak kronikleşen fonksiyonel kayıplara yol açar.
Omuz Sıkışma Sendromu Belirtileri Nelerdir?
Hastalığın kendini gösterme şekli kişiden kişiye değişebilse de kliniğimize başvuran hastalarda gördüğümüz ortak bir şikayet örüntüsü vardır. Genellikle ağrı sinsi başlar; önce sadece ağır kaldırdığınızda veya ters bir hareket yaptığınızda hissederken, zamanla dinlenme halinde bile sızlayan bir omuza dönüşür. Hastalarımız bu durumu sıklıkla “omzumun içinde sanki bir bıçak varmış ve kolumu kaldırdığımda o bıçak saplanıyormuş gibi” şeklinde tarif ederler.
Bu sendromun en karakteristik özelliği, ağrının belirli hareketlerle tetiklenmesidir. Özellikle kolun baş seviyesinin üzerine kaldırıldığı hareketler, sıkışmanın en yoğun olduğu anlardır. Bunun yanı sıra ağrının sadece omuzda kalmayıp kolun yan yüzüne doğru yayılması da sık görülen bir durumdur. Bu yayılım bazen dirseğe kadar inebilir ve hastalar sorunun kolda olduğunu düşünebilirler, oysa problem omuz ekleminin içindedir.
Hastalığın en yıpratıcı belirtilerinden biri ise gece ağrılarıdır. Gün içindeki hareketlilikle bir nebze unutulan ağrı, gece yatağa girildiğinde, özellikle de sorunlu omuzun üzerine yatıldığında uykudan uyandıracak kadar şiddetlenebilir. Bu durum uyku kalitesini bozar, kişinin gün içindeki enerjisini düşürür ve psikolojik olarak da yıpranmasına neden olur.
Omuz sıkışma sendromunda sık karşılaştığımız şikayetler şunlardır:
- Baş üstü aktivitelerde ağrı
- Gece uykudan uyandıran sızı
- Kolun yan tarafına yayılan ağrı
- Omuz hareketlerinde kısıtlılık
- Giymek veya çıkarmak sırasında zorlanma
- Arka cebe uzanırken batma hissi
- Omuzda güç kaybı
- Tıklama veya sürtünme sesi
Omuz Sıkışma Sendromu Neden Oluşur ve Risk Faktörleri Nelerdir?
Bu rahatsızlığın tek bir sebebi yoktur; genellikle yapısal özellikler ile yaşam tarzının birleşimi sonucu ortaya çıkar. Omuz ekleminin çatısını oluşturan “akromiyon” isimli kemiğin şekli, doğuştan gelen en önemli risk faktörlerinden biridir. Bazı insanlarda bu kemik düzdür ve tendonlara bolca alan bırakır. Ancak bazı kişilerde bu kemiğin ucu kancalı veya aşağı doğru eğimlidir. “Tip 3 Akromiyon” dediğimiz bu kancalı yapı altından geçen tendonları sürekli olarak taciz eder ve sıkışmaya zemin hazırlar.
Yaşlanma süreci de doğal bir risk faktörüdür. Yaş ilerledikçe eklem içerisindeki sıvılar azalır, tendonların esnekliği kaybolur ve kemiklerde kireçlenme dediğimiz çıkıntılar (osteofitler) oluşur. Bu kireçlenmeler, zaten dar olan tüneli daha da daraltarak tendonların hareket alanını kısıtlar. Ancak sadece yaşlılarda görülmez; gençlerde ve aktif bireylerde de aşırı kullanıma bağlı olarak sıkça rastlarız.
Mesleki deformasyonlar ve spor aktiviteleri, omuz sıkışma sendromunun gelişiminde büyük rol oynar. Sürekli kollarını yukarıda tutarak çalışan kişilerde, omuz eklemine binen yük normalin çok üzerindedir. Aynı şekilde omuzun yoğun kullanıldığı spor dallarında tekrarlayan mikrotravmalar, zamanla ödeme ve sıkışmaya neden olur.
Risk altında olan gruplar şunlardır:
- Boya ve badana ustaları
- Öğretmenler
- Voleybolcular
- Yüzücüler
- Tenisçiler
- Depo çalışanları
- Temizlik personelleri
- Marangozlar
- Halterciler
Omuz Sıkışma Sendromu Tanısı Nasıl Konulur?
Doğru tedaviye giden yol, şüphesiz ki doğru ve eksiksiz bir tanıdan geçer. Omuz ağrısıyla gelen bir hastada öncelikle detaylı bir fizik muayene yaparız. Hastanın kolunu belirli açılara kaldırarak, döndürerek ağrının hangi noktada tetiklendiğini anlamaya çalışırız. Ancak omuz, çok katmanlı ve derin bir yapı olduğu için sadece elle yapılan muayene, sorunun hangi dokuda olduğunu, yırtık olup olmadığını veya kemik yapının durumunu bize göstermez.
Bu noktada görüntüleme yöntemleri devreye girer. Röntgen filmleri, bize kemik yapısı hakkında bilgi verir. Kireçlenme var mı, akromiyon kemiği kancalı mı, eklem aralığı daralmış mı gibi soruların cevabını röntgende ararız. Ancak röntgen, yumuşak dokuları, yani asıl ağrıya sebep olan tendonları, kasları ve bursa dediğimiz yastıkçıkları göstermez.
Yumuşak dokuların detaylı değerlendirilmesi için Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) altın standarttır. MRG ile omuzun içini adeta bir harita gibi dilim dilim inceleriz. Tendonun kalitesi, yırtığın boyutu, ödemin yaygınlığı, kistlerin varlığı gibi detaylar MRG sayesinde netleşir. Ancak MRG’nin de bir dezavantajı vardır: Hasta MRG cihazının içinde hareketsiz yatar. Oysa omuz sıkışma sendromu, hareketle ortaya çıkan dinamik bir sorundur.
Dinamik Tanıda Ultrasonografi Neden Önemlidir?
İşte tam bu noktada girişimsel radyolojinin en güçlü silahı olan ultrasonografi sahneye çıkar. Ultrason, bize omuzu hareket halindeyken izleme şansı verir. Hasta kolunu kaldırırken, tendonun kemiğin altından nasıl geçtiğini, sıkışmanın hangi açıda olduğunu, bursanın nasıl şiştiğini canlı olarak anlık bir video gibi izleyebiliriz.
Buna “dinamik değerlendirme” diyoruz. MRG’de her şey normal görünebilir çünkü hasta kolunu yanında tutarak yatmaktadır. Ancak ultrason ile hastaya “şimdi kolunu kaldır” dediğimizde, o sıkışma anını yakalayabiliriz. Bu tanının kesinliğini artıran ve tedaviyi yönlendiren çok kıymetli bir bilgidir. Ayrıca ultrason, hastayla konuşarak, ağrıyan noktaya probu dokundurarak yapılan interaktif bir inceleme olduğu için, ağrının kaynağını nokta atışı tespit etmemizi sağlar.
Omuz Sıkışma Sendromu Tedavisinde Girişimsel Radyolojinin Rolü Nedir?
Tanı konulduktan sonra tedavi aşamasına geçilir. Hastaların büyük çoğunluğu için ilk önerilen yöntemler istirahat, ağrı kesici ilaçlar ve fizik tedavi egzersizleridir. Bu yöntemler hafif düzeydeki sıkışmalarda ve ödemlerde oldukça etkilidir. Ancak bu konservatif tedavilere rağmen 3 ila 6 ay geçmesine karşın ağrısı dinmeyen, kolunu kaldırmakta zorlanan ve yaşam kalitesi düşen büyük bir hasta grubu vardır:
Geleneksel yaklaşımda bu aşamada hastalara genellikle ameliyat (kapalı omuz ameliyatı – artroskopi) önerilir. Ancak ameliyat, anestezi gerektiren, iyileşme süreci zaman alan ve her zaman %100 garanti sunmayan bir seçenektir. İşte girişimsel radyoloji, ilaç tedavisi ile cerrahi arasındaki o büyük boşluğu dolduran modern bir disiplindir. Amacımız, ameliyata gerek kalmadan, vücudun bütünlüğünü bozmadan, sadece iğne deliğinden girerek sorunu kaynağında çözmektir.
Girişimsel radyolojik tedavilerin en büyük özelliği “görüntüleme eşliğinde” yapılmasıdır. Eskiden omuz iğneleri, doktorun anatomik bilgisine güvenerek “körleme” yapılırdı. Ancak omuz eklemi karışıktır ve hedeflenen boşluk milimetriktir. İğnenin ucu birkaç milim şaşsa, ilaç yanlış yere gider ve tedavi etkisiz olur. Bizler, ultrason ekranında iğnenin ucunu, damarları, sinirleri ve tendonları görerek ilerleriz. İlacı , milimetrik hassasiyetle sorunlu bölgeye bırakırız. Bu da tedavinin başarısını maksimuma çıkarırken, yan etki riskini minimuma indirir.
Kortizon Enjeksiyonu Omuz Sıkışma Sendromu İçin Faydalı mıdır?
Kortizon (kortikosteroid) enjeksiyonları, omuz ağrısı tedavisinde uzun yıllardır kullanılan en yaygın yöntemlerden biridir. Ancak internetteki bilgi kirliliği nedeniyle hastalarımız bu tedaviden korkmaktadır. “Kortizon kemiği eritir mi?”, “Kilo aldırır mı?”, “Tendonumu koparır mı?” gibi sorularla sıkça karşılaşıyoruz.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir: Omuz sıkışma sendromunda ağrının temel sebebi mekanik sıkışmaya bağlı gelişen “yangı” yani inflamasyondur. Kortizon, tıpta bilinen en güçlü yangı giderici ajandır. O bölgedeki yangını bir itfaiye eri gibi hızla söndürür, ödemi çözer ve şişliği indirir. Şişlik inince alan açılır, sıkışma azalır ve hasta rahatlar.
Kortizonun zararlı olduğu durumlar; çok sık aralıklarla yapılması, yüksek dozlarda uygulanması veya yanlışlıkla tendonun içine enjekte edilmesidir. Tendonun içine yapılan kortizon tendonu zayıflatabilir. Ancak biz girişimsel radyologlar, ultrason eşliğinde iğnenin tendonun içine değil tendonun üzerindeki bursa boşluğuna girdiğinden %100 emin oluruz. Doğru noktaya, uygun dozda ve yılda 1-2 kereden fazla olmamak kaydıyla yapılan kortizon enjeksiyonu, son derece güvenli ve hastayı ameliyattan kurtarabilen etkili bir tedavidir. Sistemik yan etkileri (kilo aldırma gibi) bu kadar lokal ve düşük doz uygulamalarda yok denecek kadar azdır.
PRP Tedavisi Omuz Sıkışma Sendromu İçin Nasıl Bir Çözüm Sunar?
Son yıllarda tıbbın yönü, sadece semptomları baskılamaktan öte, vücudun kendi kendini iyileştirmesini sağlamaya, yani “Rejeneratif Tıp” alanına kaymıştır. PRP (Trombositten Zengin Plazma) tedavisi, bu alanın en popüler ve en etkili uygulamalarından biridir.
Omuz tendonları, kan dolaşımı nispeten zayıf olan dokulardır. Bu nedenle bir hasar oluştuğunda kendilerini tamir etmeleri çok uzun sürer veya iyileşemezler. PRP tedavisinde, hastanın kendi kanını alarak özel bir işlemden geçiririz. Bu işlem sonucunda kanın içindeki “trombosit” adı verilen ve iyileştirici büyüme faktörleri içeren hücreleri ayrıştırıp konsantre hale getiririz. Elde ettiğimiz bu “iyileştirici serumu”, yine ultrason rehberliğinde hasarlı tendonun üzerine veya yırtık bölgesine enjekte ederiz.
Kortizon ağrıyı kesmeyi ve ödemi indirmeyi hedeflerken, PRP hasarlı dokuyu onarmayı hedefler. Özellikle tendonda yıpranma (tendinozis) veya kısmi yırtıklar varsa, PRP bu dokuların biyolojik olarak iyileşmesini tetikler. Bu geçici bir rahatlama değil daha kalıcı ve yapısal bir iyileşme sağlar. PRP, hastanın kendi kanından üretildiği için alerji veya yan etki riski barındırmaz.
PRP tedavisi için uygun durumlar şunlardır:
- Kronik tendon hasarları
- Kısmi tendon yırtıkları
- Kortizon istemeyen hastalar
- Erken evre kireçlenmeler
- Sporcu yaralanmaları
Hidrodilatasyon Yöntemi Donuk Omuzu Engeller mi?
Omuz sıkışma sendromu uzun süre tedavi edilmezse hasta ağrıdan dolayı kolunu kullanmamaya başlar. Hareketsizlik, eklem kapsülünün daralmasına ve yapışmasına neden olur. Sonuçta “Donuk Omuz” dediğimiz, kolun hiçbir yöne hareket etmediği çok ağrılı ve kısıtlayıcı bir tablo gelişir.
Eğer hastada sıkışma ile birlikte hareket kısıtlılığı da başlamışsa, “Hidrodilatasyon” dediğimiz bir yöntem uygularız. Yine ultrason eşliğinde eklem kapsülünün içine girerek, serum fizyolojik, lokal anestezik ve düşük doz kortizondan oluşan bir karışım enjekte ederiz. Bu işlemin amacı, eklem kapsülünü içeriden sıvı basıncıyla genişletmek, yapışıklıkları açmak ve eklemi yıkamaktır. İşlem sonrası hastanın hareket açıklığında anında bir artış gözlenir. Bu yöntem sıkışma sendromunun donuk omuza evrilmesini engellemek veya başlamış bir donuk omuzu açmak için son derece etkilidir.
Sinir Blokajı Omuz Sıkışma Sendromu Ağrısını Keser mi?
Bazı durumlarda, özellikle omuzdaki hasar çok ilerlemişse veya hasta ameliyat olamayacak durumdaysa (ileri yaş, kalp hastalığı vb.), amacımız sadece hastanın ağrısını keserek konforlu bir yaşam sürmesini sağlamaktır. Bu noktada “Supraskapular Sinir Blokajı” devreye girer.
Omuzun ağrı duyusunu taşıyan ana sinir olan supraskapular sinire, ultrason eşliğinde ulaşılarak radyofrekans (ısı enerjisi) veya ilaç ile bloke işlemi uygulanır. Bu işlem omuzdaki mekanik sorunu düzeltmez ancak beyne giden ağrı sinyallerini durdurur. Böylece hasta, omuzundaki problem devam etse bile ağrı hissetmez, gece rahat uyur ve günlük işlerini yapabilir hale gelir.
Omuz Sıkışma Sendromu Tedavisinden Sonra Süreç Nasıl İşler?
Girişimsel radyolojik tedaviler (enjeksiyonlar), genellikle poliklinik şartlarında yapılan, yatış gerektirmeyen, 15-20 dakika süren işlemlerdir. Hasta işlemden hemen sonra evine veya işine dönebilir. İşlem sonrası süreç uygulanan tedaviye göre değişir.
Eğer kortizon enjeksiyonu yapıldıysa, etki genellikle hızlı başlar. İlk gün hafif bir dolgunluk hissi olabilir ancak birkaç gün içinde belirgin bir rahatlama görülür. PRP tedavisinde ise süreç biraz daha farklıdır. PRP, vücudun iyileşme mekanizmasını tetiklediği için ilk 1-2 hafta ağrıda hafif bir artış veya dalgalanma olabilir. Bu beklenen bir durumdur ve iyileşmenin başladığını gösterir. PRP’nin asıl onarıcı etkisi 3. haftadan sonra başlar ve aylar içinde artarak devam eder.
Hangi enjeksiyon yapılırsa yapılsın, tedavinin kalıcı olması için mutlaka fizik tedavi ve egzersizle desteklenmesi gerekir. Bizim yaptığımız işlem ağrıyı keserek hastaya “egzersiz yapabilme konforunu” sunmaktır. Ağrı geçtikten sonra omuz çevresi kaslarını güçlendirmek, duruş bozukluğunu düzeltmek, sıkışmanın tekrar etmesini önlemenin tek yoludur.
Neden Bir Girişimsel Radyoloji Uzmanı ile Görüşmelisiniz?
Omuz ağrısı karmaşık bir süreçtir ve tedavisi ekip işidir. Ortopedi, Fizik Tedavi ve Girişimsel Radyoloji bu ekibin parçalarıdır. Girişimsel Radyolojinin bu tablodaki yeri, “teknoloji ile tıbbı birleştiren çözüm merkezi” olmasıdır.
Bir girişimsel radyoloji uzmanına başvurduğunuzda, sadece muayene olmazsınız. Aynı anda, omuzunuzun içini en ince detayına kadar ultrasonla görürüz, tanınızı o an kesinleştiririz ve eğer uygunsa tedavinizi de aynı seans içinde, milimetrik hassasiyetle uygularız. “Git filmini çektir, sonuçla gel, sonra gün verelim” döngüsü yerine, “gör ve tedavi et” prensibiyle çalışırız.
Özellikle ameliyat olmak istemeyen, fizik tedaviden fayda görmemiş veya ilaç kullanmaktan yorulmuş hastalar için, görüntüleme eşliğinde yapılan bu minimal invaziv tedaviler, cerrahiye giden yolda çok güçlü bir çıkış kapısıdır. Omuz sağlığınız, hayat kalitenizdir. Ağrıyla yaşamayı kabul etmek yerine, modern tıbbın sunduğu bu imkanları değerlendirmek, ağrısız ve hareketli günlere kavuşmanız için atacağınız en doğru adım olacaktır.

Prof. Dr. Özgür Kılıçkesmez, minimal invaziv damar içi tedavilere odaklanan, Türkiye’nin önde gelen girişimsel radyoloji ve nöroradyoloji uzmanlarından biridir. Anevrizma ve inme tedavileri, embolizasyon işlemleri, tiroid ve paratiroid hastalıklarının ameliyatsız tedavileri, girişimsel onkoloji ve periferik damar girişimleri başlıca uzmanlık alanları arasındadır. Halen İstanbul Memorial Göztepe Hastanesi Girişimsel Radyoloji ve Nöroradyoloji Bölümü Sorumlusu olarak görev yapmaktadır.
1997 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olan Prof. Dr. Kılıçkesmez, 2012–2013 yıllarında Londra Guy’s & St Thomas’ ve King’s College Hospital’da “Clinical Fellow” olarak girişimsel radyoloji ve onkoloji alanında ileri eğitim almıştır. 2020 yılında profesör unvanını almış, aynı yıl SBÜ Çam ve Sakura Şehir Hastanesi Girişimsel Radyoloji Kurucu Hekimi olmuştur. Ayrıca EBIR (European Board of Interventional Radiology) sertifikasına sahiptir.
Prof. Dr. Kılıçkesmez’in 94 uluslararası, 40 ulusal makalesi ve 2500’ün üzerinde atıfı bulunmaktadır. American Journal of Roentgenology (AJR) ve Diagnostic & Interventional Radiology gibi prestijli dergilerde hakemlik yapmaktadır. Klinik ve akademik deneyimiyle inme tedavisi, beyin anevrizması, embolizasyon, tümör ablasyonu ve tiroid/paratiroid hastalıklarının minimal invaziv tedavileri konularında ulusal ve uluslararası alanda referans gösterilen bir isimdir.

Vaka Örnekleri
Santral ven oklüzyonu: Balon tedavisi
Vakalar
Y stent eşlikli kapalı anevrizma tedavisi
Vakalar
Bel fıtığı disk içi radyofrekans tedavisi sonucu
Fıtık Tedavisi
Boyun Fıtığı Tedavisinde Lazer Teknolojisi ve Anjiyografi
Fıtık Tedavisi
Basedow-Graves hastalığı ameliyatsız tedavi sonucu
Tiroid Hastalıkları
TAKE işlemi ile yok edilen karaciğer tümörü
Kanser Tedavisi
Ameliyatsız Paratiroid Adenomu Tedavisi Sonucu
Paratiroid Adenomu
Sol akciğer komşuğuna gizlenmiş paratiroid adenomu
Paratiroid Adenomu
Bağırsak dalak anevrizması embolizasyonu
Embolizasyon
Dev dalak damar anevrizması kaplı stent ile tedavisi
Stent
Böbrek damarı anevrizmasının akım yönlendirici stent ile tedavisi
Stent
Dev Karaciğer Hemanjiom Mikrodalga Ablasyon
Ablasyon
Nefrostomi
Vakalar
Kanamış Beyin Anevrizmasının Koil ile Tedavisi
Embolizasyon
Kanamış Beyin Damar Yumağı (AVM) Embolizasyon Tedavisi
Embolizasyon
Beyin Toplar Damar Stentleme